Eleştirmenin Not Defteri

26 Aralık 2015 Cumartesi

ERTUĞRUL 1890

Olmuyor, olamıyor, bu gidişle olamayacak da!
Japonya-Türkiye ortak yapımı olan “Ertuğrul 1890”, iki ülke arasındaki ilişkileri sağlamlaştırmayı hedefleyen bir ‘canlandırma’ daha çok. Başka bir mantıkla ele alınabilseymiş şahane bir epik film olabilirmiş...

1887’deki Japon heyetinin İstanbul ziyaretinden birkaç yıl sonra Sultan II. Abdülhamit, bir iade-i ziyaret amacıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun gurur duyduğu Ertuğrul fırkateynini Japonya’ya uzun bir sefere gönderir. 600’den fazla mürettebatıyla İstanbul’dan yola çıkan gemi aylarca süren yolculuk sonunda Japonya’ya varır. Ancak dönüş yolunda çok sert bir fırtınaya denk gelinir ve bu büyük gemi sürüklendikleri kayalara çarparak parçalanır. Muhtelif kaynaklara göre bu kazadan 60 küsur denizci kurtulabilmiştir sadece ve 500’den fazla şehit vardır... Kurtulanlar ise büyük oranda hayatlarını Kushimoto kasabasının fakir köylülerinin canhıraş yardımlarına borçludur.
Japon yönetmen Mitsutoshi Tanaka, bu deniz kazasını öncesi ve sonrasıyla teknik olarak aşmayı başarıyor. Ancak senaryo biraz da iki ülkenin devletlerinin süzgeci ve gözetiminden geçtiği için olsa gerek kamu spotu mantığından çok da uzaklaşamayıp ete kemiğe bürünemiyor. Balıkçılıkla geçinen Japon köylülerinin ve parasız hizmet veren doktorun hikayenin içindeki varlıkları çok da güçlü değil. Ertuğrul fırkateyninin içindeki askerlerin arasına da şöyle bir giriyor kamera ama dolaşmaktan öteye geçemiyor. Aylarca süren yolculuğun onlarda yarattığı etkiye çok az şahit olabildiğimiz gibi kazadan sonra kurtulanların o köydeki hallerine de fazla şahit olamıyoruz, hepsi figüran olarak kalıyorlar. Oysa dillerinden tek kelime bile anlamadıkları yoksul köylüler tarafından kurtarılan askerlerin o küçücük köyde yaşadıkları üzerinden neler anlatılabilirdi.. Yüzbaşı Mustafa (sektörün yeterince faydalanmadığını düşündüğüm Kenan Ece) ve makine dairesinden sorumlu Bekir Çavuş (yine daha fazla değerlendirilmesi gereken oyunculardan Alican Yücesoy) karakterlerine belli bir ölçüde yoğunlaşıyor senaryo ama yeterli olamıyor. İkisinin birbirlerine olan ‘gıcıklığı’ ise “hoca bana taktı” klişesinin ötesine geçemiyor. Geminin koca yolculuğunda neler yaşandığına değinilmediği gibi Japonya’daki limanda gemicilerimizin yakalandığı kolera salgınının da sadece bir cümle içinde kullanılması ayrı bir enteresan! Nişanlısını yine bir deniz kazasında kaybetmiş olan Japon hemşire kızın, Mustafa’ya olan yakınlaşması ise böylesi bir epik filmde minimum olması gerektiği kadar bile yer bulamamış kendisine, yarım yamalak kalmış...
Filmde Uğur Polat, Mehmet Özgür ve Tamer Levent gibi usta oyuncularımızın da olmasına rağmen hepsi figüran gibi kullanılmışlar. Japon yönetmen bile kendi milliyetinin karakterlerine yabancılaşmış adeta, hiçbiri tatmin edici şekilde perdeye yansıtılamamışlar. Klişe tipler olarak kalakalmışlar.  

İkinci yarı da sorunlu!
Tabi bu sıkışıklığın sebeplerinden biri de filmin ikinci bölümünde 1985 yılında yaşanan bir olaya daha yer verilmesi. İran-Irak savaşı sırasında Saddam Hüseyin’in 24 saat sonra İran hava sahasını sivil uçaklara kapatacağını ilan edip bu yasağa uymayan tüm uçakların düşürüleceğini duyurmasının ardından ülkedeki yabancılar kendi vatanlarına dönmek için büyük bir mücadele vermek zorunda kalırlar. Japon hükümeti 200’ü aşkın vatandaşı için bir uçak gönderemez, dönemin başbakanı Turgut Özal’dan yardım ister. Özal da THY’ye gizli bir seferle bir uçak daha gönderilmesi talimatını verir. Uçak yasağın başlamasından birkaç saat kala iner, Tahran’daki Japon işçileri ve ailelerini alıp İstanbul’a taşır.
Film bize bu olayı da anlatıyor ikinci yarısında. Ertuğrul vakasındaki Japon köylülerin fedakarlığının karşılığının Tahran’daki uçağı bekleyen Türklerin yerlerini Japonlara vermesi üzerinden ödendiğini ima ediyor. Ama özellikle de Türk yolcuların kendi yerlerini Japonlara verdiği sahnedeki “reklam filmi” kokusu çok belirgin. Bu sahnenin dramatik olarak ‘iteklenmiş’ olduğu açıkça belli. Zaten zamanın gazetelerini araştırınca olayın tam da öyle gerçekleşmediği belli oluyor. Tabi ki sinema filmlerinin tarihi olayları dramatize ederek göstermesi alışkın olduğumuz bir şey. Ancak hikayenin bu ikinci kısmı o kadar fazla süslenmiş ve devletçi bir bakışla ele alınmış ki yapılan bütün abartılı dramatik müdahaleler sırıtıyor. Özal’a “Ne mutlu bana ki böyle aziz bir halkın başbabakanıyım” dedirtmek filan da komik oluyor bunların üzerine... 
Kenan Ece’nin ve Shiori Kutsuna’nın her iki bölümde de farklı karakterlerde rol almaları da akla “reenkarnasyon”u getiriyor ama filmde o kadar çok göze batan şeyin arasında hoşgörülecek bir espri olarak kendisine yer bulabiliyor yine de.
Çok emek harcandığı her karesinden belli olan “Ertuğrul 1890” daha özgür bir sermayeyle ele alınsa ve daha güçlü bir senaryosu olsa çok daha kalıcı ve etkili bir film olabilirmiş. Ama bu tercih edilmeyip büyük, pahalı, "resmi" ve bol hamasetli bir reklam filmi yapılmak istenmiş. Yazık olmuş...  2/5

Ertuğrul 1890
Yönetmen: Mitsutoshi Tanaka
Oyuncular: Kenan Ece, Yukiyoshi Ozawa, Shiori Kutsuna, Alican Yücesoy, Melis Babadağ, Mehmet Teoman, Uğur Polat, Tamer Levent
132 dakika

18 Aralık 2015 Cuma

STAR WARS: GÜÇ UYANIYOR

Üç kuşağın beklediği film! 

“Star Wars: Güç Uyanıyor” büyük bir medya bombardımanı eşliğinde geldi nihayet. Serinin fanatikleri genelde memnun. Nasıl memnun olunmasın ki, bütün eski dostlar tekrar aramızdalar...

İlk “Star Wars” filmini izlediğimde 7-8 yaşlarındaydım. Amcam beni elimden tutup Topkapı Sur sinemasına götürdüğünde olağanüstü bir şey seyredeceğimi biliyordum. Daha gazete ilanlarından belli ediyordu kendisini. Büyülenmiştim ve uzun bir süre her gece yatmadan önce yatağımda filmi baştan aşağı kendime sahne sahne hatırlatarak uyuyakalmıştım. 
1977 yapımı ilk “Yıldız Savaşları” filmi tam üç yıl sonra 1980 yılında ülkemiz salonlarında izlenebilmişti... 12 Eylül darbesine adım adım yaklaşıldığı günlerde biz çocukların dünyasına güneş gibi doğmuştu. Mitolojiden, çizgi romanlardan, western sinemasından, doğu mistizminden beslenerek yaratılmış şahane bir fantastik karışımdı ve zamane çocuklarının daha önce hiç izlemedikleri bir şeydi.
George Lucas hikayesini anlatmaya tam ortasından başlamış, 1977’de başlayıp üçer yıl arayla çektiği orijinal üçlemenin öncesini de 1999 yılında başlayıp yine üçer yıl arayla çektiği ikinci bir üçlemeyle anlatabilmişti. İkinci üçlemenin olanca ‘karton’ görünümlerine rağmen yine de iyi olduklarını düşünenlerdenim. Özellikle de Anakin’in Darth Vader’e dönüşme filmi olan  “Episode III: Revenge of the Sith”in karanlığı ve altında yatan politik zemini etkileyicidir. Bu rengarenk fantazyanın altında katılın ya da katılmayın hep bir politik zemin de vardı zaten. 
Her ne kadar “uzun zaman önce, çok çok uzak bir galakside” diye başlasa da “Star Wars” evreni o kadar da uzağımızda olmadı hiçbir zaman. Doğu dinlerinin bir karması gibi karşımıza çıkan ve jedi şövalyelerinin dillerinden düşürmedikleri “güç” (kudret) kavramı bizde tasavvufi okumalara son derece açıktır. Bütün canlıların evrene kattığı enerjinin toplamını “force” ile ifade eder. İnsan çevresindeki enerjiyi olumlu ya da olumsuz bir hale getirebilecek güçte bir varlıktır. Mesele insanın içindeki aydınlık-karanlık tarafların dengesini ne derece koruduğu ve içindeki aydınlığa ya da karanlığa kendisini bırakıp bırakmadığıdır. Orijinal üçlemenin ‘karanlık tarafı’nı soğuk savaş yıllarının popüler tabusu Sovyet Rusyası, iyi tarafını ise özgürlükçü kapitalistler olarak okumak da mümkündü. Ama sonraki üçleme kesinlikle ABD’nin Bush dönemine karşı sert bir eleştiriydi.
Yarattığı korku politikalarıyla bütün galaksiyi yönetimi altına almak isteyen imparatorluk, eski cumhuriyeti yıkıp faşist bir idare kurmayı amaçlar. Direnişçileri örgütleyen jedi şövalyeleri ise içlerinden çıkıp bütün dengeleri altüst eden Anakin Skywalker’ın katkısıyla büyük bir hezimete uğrar. Orijinal üçlemede de, karanlık tarafına yenilip Darth Vader’a dönüşmüş olan Anakin’in oğlu Luke Skywalker’ın ‘jedi’ olma sürecini izliyor ve onun öncülüğünde toparlanan asiler sayesinde imparatorluğun çöküşüne şahit oluyorduk.

Yeni ama çok da tanıdık
Yeni üçlemenin bu ilk filminde ise bu çöküşün 30 yıl sonrasına gidiyoruz. Orijinal üçlemenin senaryolarında da adını gördüğümüz Lawrence Kasdan’ın senaryosundan da anladığımız gibi, yönetmen J.J. Abrams’ın tercihi eski üçlemeye daha yakın bir film yapmakmış. Abrams yeni kuşaktan çok serinin eski fanatiklerini daha çok önemseyip onları hoş tutmayı istemiş öncelikle. Filmin yeni ‘kötü’ Kylo Ren’in girişiyle başlaması, iyi kahramanların hikayeye bir droid tarafından dahil edilişleri, bilge bir kahramanın büyük mücadeleyi başlatıp hayatını kaybetmesi, trajik bir baba-oğul hesaplaşması, Yoda gibi iri gözleri olan ufak tefek bir karakter, paralel kurguyla hem havada hem de yerde süren bir düelloyla gelen final, Finn'i baygın bir halde bırakmamız, jedi olduğunu yeni keşfeden bir ana karakter vs... Bütün bunlar orijinal üçlemeyi çok fazla hatırlatan dramatik numaralar. Abrams, bizi Han Solo, Leia, C-3PO, R2D2, Chewbacca ve Luke Skywalker’la misafir oyuncu mantığından uzak bir şekilde buluşturarak da tam tatmin sağlama peşinde. Filmin en iyi taraflarından biri de bu zaten. Yeniden çevrimlere konuk oyuncu olan eski başrol oyuncuları gibi değiller kesinlikle... Sanki o evrende yıllarca bizden uzak yaşamış o karakterler...
Bu sefer hikaye eski imparatorluğun kalıntılarından doğan ve “İlk Düzen” adlı yeni bir askeri organizasyonun yükselişiyle başlıyor. Snoke adlı kötü bir lider, tıpkı eski imparator Darth Sidious’un Anakin’i karanlık tarafa çekmesi gibi bir zamanlar Luke Skywalker’ın öğrencisi olan Kylo Ren’i yeni bir Darth Vader gibi maskeli bir kötülüğe dönüştürmüştür. Bütün dengeleri bozacağını düşündükleri, jedi soyundan gelen ve belli ki bu yeni üçlemenin Obi-Wan Kenobi’sine dönüşecek olan Luke Skywalker’ı bulup yok etme planlarını Leia ve Han Solo’nun öncülüğündeki direnişçiler bozmaya çalışırlar. İlk Düzen’in zırhlı askerlerinden biriyken vicdanının sesini dinleyerek asilere katılan Finn ile hurda satarak geçinmeye çalışan esrarengiz bir kız olan Rey de bu macerada önemli roller oynayacaklardır. Serinin fanatik izleyicilerini yeni karakterler konusunda memnun etmek çok zor ama, aralarındaki ilişki biraz ‘hızlı’ gelişiyor olsa da, Rey ve Finn bu konuda pek zorluk yaşamayacaklar gibi görünüyor. Bu arada yeni üçleme her zamankinden daha da büyük bir faşizm eleştirisi yapacak belli ki. Daha büyük bir ‘Ölüm Yıldızı’nı çok kalabalık bir asker topluluğunu ilk filmden gördük bile! Açıkçası Snoke adlı yüce liderdeki aceleye gelmişlik hissi beni rahatsız etmedi değil. Sıradan bir fantastik filmin kötü canavarı gibi görünüyor. Keşke hiç görünmeseydi, sadece esrarengiz bir ses olsaydı mesela!  
Henüz izlemeyenler için filmin sürprizlerini bozmayalım ama “A New Hope” ile olan bütün benzerliklerine rağmen kendisini baştan sona sıkmadan izleten filmde cevabı verilmeyen bir sürü de soru var... Kylo Ren’in Luke Skywalker’ın öğrencisiyken neden ondan ve ailesinden koptuğunu, Han Solo ve Leia’nın arasına neden büyük bir mesafe girdiğini, yeni kötü Snoke’un aslında kim olduğunu, Luke Skywalker’ın yerini gösteren haritanın ele geçiriliş hikayesini, Rey ve Finn’in geçmişlerini ve kim olduklarını henüz söylemiyor film. Lucas’ın 1977’de yaptığı gibi yine meselenin ortasından dalıyor anlatmaya... Muhtemelen de devam filmleriyle birlikte güzel bir bütün oluşturacak..
Sonuç olarak filmi sevip sevmemenizin ilk “Star Wars” filmi ile kurduğunuz kişisel bağla çok ilgisi var. Dört beş ay önce sosyal medyada yaptığım bir yorumda, ben olsam senaryoyu dört bir yana dağılmış ana karakterlerin tekrar bir araya toplanma filmi olarak tasarlardım ve ana karakterden birini de trajik bir şekilde öldürürdüm demiştim. Luke Skywalker’ın da filmde nasıl görüneceğini az buçuk tahmin etmiştim. “A New Hope”la yapılan, evet kimi zaman dozu biraz da kaçan bu 'aşinalık duygusu'na bozulan ve daha yeni bir şey bekledikleri için hayal kırıklığı yaşayan insanları da anlıyorum. Ama ne yapılırsa yapılsın 8-10 yaşlarında perdede izlediğimiz o ilk “Star Wars” deneyimini artık aynen yakalayabilmemiz mümkün değil maalesef! Hem bizim yaşanmışlıklarımız hem de sinemanın bugün geldiği nokta bize o deneyimi bir daha asla yaşatamayacak çünkü...
Diğer yandan genç seyirciler benim yaşımdakilerden farklı değerlendireceklerdir filmi illa ki. Bazı sahnelerinde, hayatımın en mutlu günlerinden biri olan ilk “Star Wars” filmini izlediğim o günü bana hatırlatan heyecanı ve bugünkü hüznümü hissedemeyecekler belki ama eminim filmden yine de zevk alacaklar... 4/5

Star Wars: The Force Awakens
Yönetmen: J.J. Abrams
Oyuncular: Harrison Ford, Carrie Fisher, Mark Hamill, Daisy Ridley, John Boyega, Adam Driver, Oscar Isaac, Lupita Nyong'o, Andy Serkis, Domhnall Gleeson, Anthony Daniels, Max Von Sydow
135 dakika






STAR WARS EVRENİNİN YENİ KAHRAMANLARI


REY (Daisy Ridley)
Hiçbir “Star Wars” filminde görmediğimiz güçte bir kadın karakter olmuş Rey. Hem Luke Skywalker hem de Han Solo’nun en iyi özelliklerini üzerinde taşıyan adeta bir Mad Max karakteri ya da bir çöl savaşçısı gibi... Biraz Keira Knightley’i andırsa da ondan güzel olan İngiliz genç oyuncu Daisy Ridley yeni üçlemenin kilit karakterlerinden birine hayat veriyor..












FINN (John Boyega)
Bir İlk Düzen askeriyken, bütün bir köy halkının katledilişine tanık olduktan sonra önce canını kurtarmak için kaçan sonra da direnişçilere katılan Finn, “Star Wars” evreninin en baskın siyahi kahramanı oldu şimdiden. Orijinal üçlemede tanıdığımız Lando karakterinin oğlu olmasından şüphelensek de film henüz bu konuda bir fikir vermiyor.












KYLO REN (Adam Driver)
Filmi henüz izlemeyenlerin tadını kaçırmayalım şimdi ama asıl adı Ben olan Kylo Ren’in anne-babasını çok iyi tanıyoruz.... Ama Darth Vader’a olan hayranlığı ve kalıtımsal benzerliği yeni üçlemenin en tehlikeli karakteri haline getiriyor onu. Kylo Ren’in henüz eğitimi tamamlamamış olması ve içindeki baba nefreti onu çok ilginç ve sürprizlere gebe bir karanlık karakter haline getiriyor...   












POE DAMERON (Oscar Isaac)
Direnişçilerin en usta pilotu... Luke Skywalker’ın bulunduğu yeri gösteren haritanın eksik parçasını bulan önemli bir karakter. Sonraki filmlerde daha etkili bir rolü olacak, hatta sonraki filmlerin Han Solo işlevini görecek belli ki...  












BB-8
Yeni droidimiz şahane bir tasarıma sahip. Bu kez daha duygusal bir droid olması tasarlanmış. Bu anlamda biraz “Wall-E”yi andırıyor ve sadık bir köpek yavrusu gibi aynı zamanda. Eski droid kahramanlarımız C-3PO ve R2D2 da var filmde ama BB-8 resmen rol çalmaya başladı daha ilk filmden...

11 Aralık 2015 Cuma

"DÜĞÜN DERNEK" OLAYI

"Düğün Dernek"in olayı nedir? İkinci film nasıl?
İlk “Düğün Dernek” filmi bize bir kez daha Türk sinemasının gişe filmlerinin komedi türüne mahkûm olduğunu kanıtladı. Türkiye’nin bu kasabalılıktan kurtulamamasının da bir göstergesidir bu tür ‘taşrada geçen komedi’lerin bu kadar rağbet görmesi. Tutan komedi filmlerindeki bu ‘yöresel’ dokunuşların fazlalığı, şehir hikayelerinin giderek azalmasına yol açıyor. Özellikle de komedi türünde. Bu filmlerin giderek afişleri, müzikleri, karakterleri de birbirlerine benzer oluyorlar. Ancak sinemacılarımız bundan pek rahatsız değiller anlaşılan... 
Konunun bu tarafı ayrı, diğer tarafta ise hakikaten de Murat Cemcir ve Ahmet Kural gibi iki yeni yetenekli komedi oyuncusunun getirdiği farklı bir dinamizm de yok değil. İlk “Düğün Dernek”in olanca hafif senaryosuna ve izlendiği iki saatin dışına taşamayan bir film olmasına rağmen neden bu kadar sevildiğini anlamak da mümkün. Bu toplum özellikle de son üç yıldır çok mutsuz. Sinemada kendisine kaçış için bu tarz komedileri seçiyor. Maksat hikaye izlemek değil burada. Oysa ben ve benim gibiler “İşler Güçler” ekibinin televizyon dizileri ortamına getirdiği ‘farklı bakış’ın sinema karşılığını aradık ilk “Düğün Dernek”de. Ekibin ilk sinema filmi "Çalgı Çengi" bu konuda umut ışıkları yakan bir filmdi. Cem Yılmaz'ın da desteğiyle belli oranda 'kült' mertebesinde değerlendirildi.
Benzer bir yaratıcılığa “Düğün Dernek”in belli sahnelerinde de az da olsa rastladık. Ama açıkçası daha kalıcı bir komedi beklentimizi karşılayamadı. Meşhur 'halay sahnesi' dışında zihinlere nakşolacak bir sahne kalmadı sanki filmden... Daha ilk üç gününde bir milyon barajını aşan bu ikinci “Düğün Dernek”in de en azından ilk filmdeki düzeyi koruyacağını bekliyor insan. İlk üç gününde bir buçuk milyona ulaşmasına ve muhtemelen yine milyonlara ulaşacak hasılat rakamına bakmayın. Bu sonuç filmin çok iyi, çok komik olmasından ziyade bu halkın psikolojisiyle açıklanabilecek bir duruma dönüştü artık. Cem Yılmaz’ın Ali Baba ve 7 Cüceler”i biraz fazla fantastik gelmiş olabilir, “Düğün Dernek 2” bu anlamda bizim seyirciye daha yakın insanların komedisi olarak değerlendirilecektir.
Gelgelelim, “ilk filmdeki çiftin çocukları olur da onun sünnet zamanında herkes yeniden bir araya gelip yeni bir düğün karmaşası yaşanır” şeklindeki hikayede elle tutulur hiçbir şey yok! İlk filmin üzerinden düşünürsek, taş üstüne taş konmamış. Yine komik bir halay sahnesi, Tüpçü Fikret’in tüplü akrobatik hareketleri, Kural’ın Öztürk Serengil numaraları, bir iki ünlü konuk sanatçılı idare eder sahneyle zoraki bir devam filmi yapılmış bu sefer. Tıpkı ilk filmde de olduğu gibi kalıcı olabilecek, birkaç ay sonra bile hatırlanacak nitelikte hiçbir espri yok filmde. Çünkü sağlam bir hikaye omurgası yok. Çünkü yapanlar zaten ne yapsak gider mantığına esir düşmüş gibiler. Komedi sinemasına yeni bir şey katma dertleri ise hiç yok. Üçüncü filmi bile hazırlamışlar, zaten böyle giderse dördüncü beşinci filmi de yapmak gayet de mümkün... 2/5

Düğün Dernek 2: Sünnet
Yönetmen: Selçuk Aydemir
Oyuncular: Ahmet Kural, Murat Cemcir, Rasim Öztekin, Devrim Yakut, Şinasi Yurtsever


20 Kasım 2015 Cuma

ALİ BABA VE 7 CÜCELER

Cem Yılmaz’dan pahalı bir aksiyon komedisi...

Yeni Cem Yılmaz filmi “Ali Baba ve 7 Cüceler” senaryosundaki kimi aksaklıklarına rağmen bol kahkahalı bir aksiyon komedisi...

Cem Yılmaz filmlerini iki kategoride değerlendirmek gerekiyor aslında: Küçük adamın küçük trajikomedisi ve küçük adamın büyük fantastik komedisi... Onun sinema seyircisiyle buluşturan ve senaryosu kendisine ait olan ilk film olan “Her Şey Çok Güzel Olacak”ın Altan’ı ve yönetmenliğine de ortak olduğu “Hokkabaz”ın İskender’i ve tek başına yönettiği “Pek Yakında”nın Zafer’i de trajikomik karakterlerdir. Gerçektirler ve hepimizin yaşayabileceği hesaplaşmalar içine girip, hataları ve erdemleriyle birlikte acı-tatlı olaylar yaşayarak huzurlu bir hayata ulaşmaya çalışırlar.
Diğer kategoride ise “G.O.R.A.” ve “A.R.O.G”un Arif’i, “Yahşi Batı”nın da Aziz’i var. Ait oldukları toplumda küçük ve önemsiz yerlere sahip olan Arif ve de Aziz, şans eseri düştükleri bir belanın içinde ilk baştaki şaşkınlıklarını attıktan sonra ustalaşırlar. Küçük bir alışma sürecinin ardından düzeni domine edecek bir hale dönüşürler. Cem Yılmaz bu dönüşümün gerçekleşmesi sırasında ‘Türkler uzayda’, ‘Türkler taş devrinde’ ve ‘Türkler vahşi batıda’ (ya da bu filmindeki gibi Türkler Avrupa’da) trükleriyle oynar ve oralardan espri üretir. Şovlarında yaptığı gibi bizi bize anlatarak güldürmeyi iyi bilir.
Açıkçası ben ilk kategorideki filmlerini daha çok severim. Çünkü Yılmaz’ın asıl yapmak istediği sinemanın o olduğuna inanırım. O filmlerindeki karakterler komik olmalarına rağmen acı çeken karakterlerdir. Onlar daha bizdendirler ve yaşadıkları sorunlar öyle ya da böyle bizi de ilgilendirir. İkinci kategorideki safkan parodik filmlerini ise Yılmaz’ın gişede büyük hasılatlara ulaşma çabaları olarak görmekteyim. Bu filmler de kuşkusuz onun yadsınamaz sinema sevgisini barındıran, masraftan kaçınılmamış şık prodüksiyon tasarımlarıyla oluşturulmuş, sık sık güldüren ama önünde sonunda şurup şeker filmlerdir. Sırf gişe için yapılmış, sürüsüne bereket ucuz komedilerin arasında yine de pırıl pırıl parlarlar.    

“Ali Baba ve 7 Cüceler” Cem Yılmaz’ın bu ikinci kategorideki filmlerinden biri.
Bulgaristan’daki bir bahçe ürünleri fuarında kendi imalatı olan cüce heykellerini pazarlamaya çalışan sıradan bir esnaftır Ali Şenay. Kayınbiraderi İlber ile birlikte bir dizi karışıklığın sonucunda kendilerini Interpol tarafından da gözetlenen, kirli işlerin içindeki tehlikeli işadamı Boris Mançov’un ‘insan avı’ partisinde, değişik bir mozaiğin içinde (!) kurban olarak bulurlar. Yılmaz Avrupa’nın göbeğinde yaşanan bu küçük insan avında değişik sınıfları temsil eden Türkleri yanyana getirerek politik bir mizaha doğru yol alacakken dümeni daha hafif bir iyi-kötü savaşına çeviriyor. Zaten filmin senaryosunun en büyük sorunu da bu. Çeşitli komedi filmi türler arasında zıp zıp zıplıyor. Yeri geliyor bir James Bond komedisi oluyor, bir 80’lerde sık rastladığımız soğuk savaş parodisi; bir “Açlık Oyunları” parodisi oluyor, bir “G.O.R.A”daki gibi yanlış zamanda yanlış yerde bulunan küçük adam komedisi...
Bu çeşitliliğin ardında Yılmaz’ın olabildiğince geniş bir kitleye ulaşma arzusu var kanımca. Zira yukarıda saydıklarımın dışında bu hikayenin içinde zombi filmleri, “Olağan Şüpheliler”, “Tropik Fırtına” gibi filmleri hatırlatan göndermeler de var; Barış Manço’dan, Cemal Süreya’ya, İzzet Altınmeşe’ye Cem Yılmaz’ın rol aldığı Yavuz Turgul filmi “Av Mevsimi”ne kadar uzanan bir dolu yerli popüler kültür göndermeleri de. Bu kadar tıkış tıkış bir durum olmasına rağmen film uzun ve ormanda geçen sahnelerde bariz ritm bozukluğu var. Hikâyeye yanlış bir sahneden giriyor olsa da Zafer Algöz’ün Azeri asker tiplemesi devreye girince film de toparlıyor biraz.

Mesele küfürler değil... 
Aslında filmin diğer büyük meselesi Yılmaz’ın karakterlerinin bir hikayeyi taşıyamayacak kadar yüzeysel olmaları... Ali Şenay’ın “G.O.R.A”daki Arif’ten görüntüsü dışında büyük bir farkı yok. Bu yüzden yine Cem Yılmaz’ın canlandırdığı Boris Mançov karakteri daha enteresan geliyor seyirciye. Özellikle de 5-6 dili birden konuştuğu sahne çok komik... Diğer karakterlerin de sanki nasıl göründüklerine çalışılmış sadece. İlk sinema filmi deneyimindeki Irina Ivkina da şaşırtıcı bir şekilde hiç aksamıyor rolünde. 
“Çok küfür var” eleştirisini bir yere kadar yanlış buluyorum. Ama Cem Yılmaz mizahının içinde küfüre yaslanan bazı esprilerin gereksiz ve bazen de sırıttığını düşünüyorum. Gözümüze sokulan ürün yerleştirme konusundan ben de zamanında senaryosunu yazdığım “Bu İşte Bir Yalnızlık Var”daki uygulamadan dolayı rahatsız olsam da yapıla yapıla öğrenilecek bu işler diye ümitle beklemekteyim.    
Sonuçta “Ali Baba ve 7 Cüceler”de her Cem Yılmaz filminde olduğu gibi çok güleceğiniz kaliteli esprilerin yanısıra emek ve bütçe harcanmış setler, efektler, jeneriğinden afişine kadar başarılı bir görsel tasarım var. 3/5

Ali Baba ve 7 Cüceler
Yönetmen: Cem Yılmaz
Oyuncular: Cem Yılmaz, Çetin Altay, Irina Ivkina, Zafer Algöz, Can Yılmaz, Bahtiyar Engin, Yosi Mizrahi
110 dakika 

7 Kasım 2015 Cumartesi

HAFTANIN FİLMLERİ (6 Kasım)

"SPECTRE": James Bond bildiğiniz gibi... 

1962’den (Dr. No) beri çekilen James Bond filmleri kuşaklar boyunca süren ve hep ilgiyle izlenen filmler oldular. Resmi olarak 24. Bond filmi olan “Spectre”, belki de en çok bu yüzden Meksika’daki Ölüler Bayramı’nda başlıyor.

Evet, “Spectre” ilginç başlıyor doğrusu... Ölüler Günü, meksikalıların ölen yakınlarını farklı bir şekilde andıkları bir bayram. Herkes sokaklarda şen şakrak eğleniyor, iskelet kostümleri giyiliyor, her taraf ölümü çağrıştıran simgelerle dolu. Müzik, alkol, dans gırla gidiyor. Bu bayramı kutlayan insanlar aslında ölümü de içine alan yaşamı kutsamaktalar. Ölen akraba ve yakınlarını ağlayarak değil gülümseyerek anıyorlar. Çünkü asıl ölüm unutulunca gerçekleşir...
Müziğiyle, tasarımıyla, plan-sekansıyla şahane bir açılış!
Sinema tarihinin bu en pahalı Bond filmi olan “Spectre”, her Bond filminde olduğu gibi iddialı bir aksiyon sekansıyla açılıyor. Meksika sokaklarındaki Ölüler Günü kutlamalarında yüzlerce kişinin içinde Bond’la birlikte yürüyen kamera onun heyecanlı suikastını nefes kesen bir gerilim ve tempoyla aktarıyor bize. 50 yılı aşkın bir zamandır Bond’a duyulan ilgi ve sevginin hiç eksilmemesine bir nazire sanki bu ölüler günü sekansı. Bu muhteşem açılışın ardından kapkaranlık sahnelerle yürüyen gelişmeler, Bond’un giderek yaklaştığı gizli bir teşkilatı işaret ediyor. “Spectre” adlı bu gizli organizasyonun başında ise Bond’un geçmişinden gelen bir ‘tanıdığı’, Franz Oberhauser adlı bir adam vardır. Spectre’nin eski bir üyesinin kızı olan Madeleine Swann’ı koruması altına alan Bond, onunla beraber tüm dünya istihbaratını ele geçirmeye çalışan bu karanlık örgütü çökertmek için harekete geçer.
Film o kadar muhteşem bir açılış yapıyor ki sonrası aynı iddiayı ve beklentiyi sürdüremediği için ufak ufak eriyor sanki. Bond’un Meksika’da başlayan macerası, İtalya’ya, Avusturya,  Fas ve sonunda da Londra sokaklarına kadar ulaşıyor. Gittiği her yerde büyük ve heyecanlı aksiyon sahneleri var. Ancak yine de senaryosunda dikiş tutmayan bazı yerlere takılmamak elde değil.

Mesela Daniel Craig’li önceki Bond filmlerinin bütün kötü adamlarının da üyesi olduklarının anlaşıldığı Spectre adlı bu örgütün tehlikesi ve hacmi yeterince güçlü çizilemiyor. Yüzlerce katilden ve uluslararası boyutları olan devasa maddi gücünden bahsedilen bu örgüt, bir süre sonra Oberhauser ve 15-20 adamına indirgeniyor. Hiç konuşmayan ve iri yarı olmasının dışında bir işlevi olmayan tetikçisi de eski Bond filmlerinden bildiğimiz başka bir kötü karakteri anımsatması dışında bir işlev taşımıyor. Üstelik aynı filmde iki kez ‘kötü adamın kaçması için son anda yetişen helikopter’ klişesi kullanılmasa iyi olurmuş. Ama hikayenin tek sorunu bunlar değil. Bond’un “Casino Royale”de Vesper Lynd ile yaşadığı tutkulu aşk ne kadar gerçekçi ve duygusalsa bu filmde Madeleine ile yaşadığı ilişki o kadar hızlı ve zorlama... Gelgelelim özellikle ilk bir saat, yani hikayenin derdi tam olarak ortaya serilmeden önce film o kadar ‘yakışıklı’ ilerliyor ki, her karesi bir sanat eseri sanki. Ancak sonra özellikle de Madeleine’in hikayeye girişinin ardından bildiğimiz Bond klişelerine geri dönülüyor... 148 dakikalık bu en uzun Bond filmi süresine rağmen sıkmıyor ama sürpriz bir final beklentisini de boşa çıkarıyor.. 

Franz Oberhauser yani nam-ı diğer Blofeld’i özellikle “Soysuzlar Çetesi”ndeki şahane performansından sonra çok sevdiğimiz Christoph Waltz’un oynayacağını duyduğumuzda sevinmiş ve beklentimiz artmıştı. Waltz filmin ilk yarısında gölgeler içinde esrarengiz bir çıkış yapıyor yapmasına ama görünür olduğunda aynı karizmayı sürdüremiyor. Çünkü senaryoda psikopat olması dışında herhangi bir detayla zenginleştirilememiş! Bond kızı Léa Seydoux’nun (Mavi En Sıcak Renktir) farklı güzelliği göz dolduruyor ama senaryo onun karakteri için de fazla cömert yazılmamış. Beyazperdenin en cazip kadınlarından biri olan Monica Bellucci ise hiç de iz bırakmayacak bir rolle, beş dakikalık bir sahnede James Bond’a meze edilmiş adeta, yazık olmuş!
“Spectre”nin Daniel Craig’in son Bond filmi olma ihtimali var. Açıkçası ilk duyurulduğunda ben dahil pek çok kişi yanlış bir seçim olabileceğini düşünmüştü. Ancak Craig şanslıymış, iyi yönetmenlerle ve senaristlerle çalıştı. Onun rol aldığı dört film de (özellikle ‘Casino Royale’) dramatik yanları eskilerine göre daha güçlü, karakterli filmler oldular. 3/5

Spectre
Yönetmen: Sam Mendes
Oyuncular: Daniel Craig, Christoph Waltz, Léa Seydoux, Ralph Fiennes, Ben Whishaw, Monica Bellucci
148 dakika








"GİZLİ DOSYA" (TRUTH): Can yakan “gerçek”ler...

Dünya yakın tarihine icraatlarıyla pek de hoş olmayan izler bırakan George W. Bush, hayli şaibeli bir seçimin ardından 2001 yılında başkan oldu. Bu şaibenin hikayesini anlatan “Oyun” (Recount) adlı filmi, Bush’un özellikle politik kariyerine odaklanan “W. Bush” adlı Oliver Stone filmini ve başkanlık döneminde yaptığı icraatlarının sonuçlarını anlatan Michael  Moore’un “Fahrenheit 9/11” belgeselini izlemenizi tavsiye ederim...
Ancak bu filmlerin hiçbiri Bush’un ikinci kez başka seçildiği dönemi anlatmaz. Orada da değişik olaylar yaşanmış aslında. “Gizli Dosya” işte bunun hikayesini anlatıyor. Amerikan televizyonlarının köklü haber programı “60 Dakika”nın yapımcısı tecrübeli gazeteci Mary Mapes’ın tutkusu her doğru gazetecide olduğu gibi ‘soru sormak’tır. Kurduğu becerikli ekiple Bush’un gençken 1972’de pilot olarak yaptığı askeri hizmetin detaylarını araştırmaktadır. Bu araştırmalarının sonucunda elde ettikleri belgeler, Bush’un ikinci seçim kampanyasında kullanılan ifadelerle uyuşmuyordur. Mapes programın emektar gazetecisi Dan Rather’la birlikte bu haberi patlatır. Ancak küçücük, şüpheli bir durum haberin özünün dikkatlerden kaçırılmasına sebep olur. Başkanın bürokratları ve yandaş medya, ödüllü ve saygın gazeteciler olan Mapes ve Rather’a itibar suikastleri düzenlemeye başlarlar. Bu hikayenin sonu ülkemizde de sık sık tanık olduğumuz şekilde bitecektir maalesef...

Sistemin ne kadar hileli olduğu çok açık. Demokrasinin bu topraklardan çok daha iyi işlediğini iddia eden ABD’de bile sistem hile üzerine kurulu. Bazen ne yaparsan yap ‘gerçek’in toplum ve sistem üzerinde yaratması gereken etki, onu canı pahasına arayıp bulanların düşündükleri kadar olamıyor. Halkın ‘gerçeği’ öğrenmesi için varolan medya, bazen gerçeğin çürütülmesi için gayret gösteren bir aygıt olarak da kullanılabiliyor, sistem ve hakim iktidarlar tarafından. “Gizli Dosya” bunun ve Mary Mapes ve Dan Rather gibi dürüst gazetecilerin filmi. Onlar kaybetmiş gibi görünseler de ‘gerçek’in peşinde koşmuş, cesur ve doğru insanlar...
Hollywood’un sol kanadından gelmiş bir film bu. Aynı ekolden bir “Şebeke” (Network) ya da daha yakın tarihli “Köstebek” (Insider) gibi klasik Amerikan filmleri kadar güçlü bir sineması yok belki “Gizli Dosya”nın. Ama meselesi çok gerçek ve toplumların neden basın özgürlüğünün üzerine titremesi gerektiğini anlatması açısından da çok önemli. Çünkü her zaman birileri gerçeklerin bilinmesine engel olmak isteyecektir!

Genç senarist James Vanderbilt’in senaryosu iyi ve incelikli. Ancak yönetmen olarak bu ilk filminde güçlü bir performans gösterememiş kendisi. Filmin görsel bir ağırlığı yok maalesef. Aklımızda kalan bir sahne, tansiyonu yükselten bir mizansen ya da estetik duygularımıza hitap eden sahneleri yok filmin. Ama yine olağanüstü bir Cate Blanchett’i var. Oyuncu güçlü, inatçı ama aynı zamanda kırılgan Mary Mapes’i ‘Oscarlık’ bir performansla canlandırıyor. Çok yaşlanmış olmasına rağmen hâlâ son derece aktif bir oyuncu olan Robert Redford da keyif veriyor...   
Özellikle Türk medyasında çalışan herkesin mutlaka görmesi gereken, cesur bir film “Gizli Dosya”. Keşke bizde de yapılabilse benzer filmler... 3,5 /5

Gizli Dosya
Truth
Yönetmen: James Vanderbilt
Oyuncular: Cate Blanchett, Robert Redford, Dennis Quaid, Topher Grace, Elisabeth Moss, Bruce Greenwood, Stacy Keach 
121 dakika







"ABLUKA": Türkiye’nin cinnet hali


İlk filmi “Tepenin Ardı” ile dikkat çekici bir çıkış yakalayan ve küçük bir taşra hikayesi anlatıyormuş gibi yapıp bir Türkiye alegorisi çıkartmayı başaran genç yönetmen Emin Alper, yeni filmi “Abluka”da da aslında bugünün Türkiye’sinin hatta tam da 1 Kasım öncesi cinnet halinin fotoğrafını çekiyor sanki, o günlerden çok önce çekilmiş olmasına rağmen...  
Film tam belirtilmeyen bir zamanda, polisin içerde terörist aramak için abluka altına aldığı, İstanbul’un bir semtinde geçiyor. Birbirlerinden yıllardır kopmuş olan üç erkek kardeşin yolu bu semtte aynı günlerde kesişiyor aslında. Kardeşlerden en büyüğü Kadir 20 yıldır yattığı hapishaneden çıkıp küçük kardeşi Ahmet’in yanına geliyor. Ancak semte girmeden önce istihbarat tarafından içerden bilgi toplaması için görevlendiriliyor. Ahmet belediye için sokak köpeklerini öldüren bir ekibin başındadır. Bir gün öldüremeyip de yaraladığı bir köpeğe merhamet edip onu evine almaya karar verir. Kadir de terörist olduğundan emin olduğu genç bir kadına yardım etmek konusunda tereddüt içindedir. Ortanca kardeş ise kayıptır, istihbarat onun teröristler arasında etkili biri olduğunu düşünmektedir...
Bu üç kardeşin hali maalesef bu toplumda her biri bir yana dağılmış ve ayrıştırılmış halkları simgeliyor. Kadir de Ahmet de kendi paranoyaları içinde kaybolmaya giden, devlet tarafından abluka içinde bırakılmış karakterler. Senarist/yönetmenin çok derinlerine inmediği ama genel hatlarıyla iyi düşünerek oluşturduğu bu karakterleri ortasına bıraktığı mahalle ise Türk sinemasında örneği çok görülmeyen müthiş bir görsel çalışmanın ürünü şüphesiz. Filmin atmosferi, ses ve görüntü tasarımı bu kimlikte bir film için kusursuz denebilecek düzeyde. “Abluka” kimi zaman bir politik gerilime kimi zaman da daha bireysel, paranoyak bir psikolojik gerilim hikayeye dönüşüyor. Sinemamızda çok fazla denenmeyen türde olan film, Cronenberg ya da Polanski gibi yabancı usta yönetmenlerin filmlerini de andırıyor.
Filmin ana karakterlerini canlandıran Mehmet Özgür (Kadir), Berkay Ateş (Ahmet) ve Meral rolünde Tülin Özer etkili oyunculuk performanslarıyla filmi daha da yükseltiyorlar.
“Abluka”nın en büyük dezavantajı sinema seyircisine fazla mesafeli bir film oluşu. Halbuki anlatılan tümüyle bizim ‘gerçek’ hikayemiz. Keşke Alper, seyirciye hikayesini bu kadar sembolik anlatıma boğmadan, bu kadar da ‘örtük’ anlatmasaymış. Daha çok seyirci gelse, daha çok izlense ve konuşulsa... 3,5 / 5


Abluka  
Yönetmen: Emin Alper
Oyuncular: Mehmet Özgür, Berkay Ateş, Tülin Özer
119 dakika


15 Ekim 2015 Perşembe

KORKU TERAPİSİ

İnsanoğlunun inanç meselesiyle imtihanı...
Filmin türkçe adının “Korku Terapisi” olduğuna bakmayın, bu filmin içinde korku öğelerinin de olduğunu seyirciye hissettirmek için yapılmış bir numara. Filmde sık kullanılan bir terapi var gerçekten ama onun adı “regresyon terapisi”. Uzman terapistler hastalarına uyguladıkları bu terapide onları anılarına götürerek, travma yaşamalarına neden olan duygusal ve zihinsel kilitleri açmaya çalışırlar. Bu terapinin handikapı, terapistin hastayı yönlendirmesi sırasında anıların fantezilerle karışabilme olasılığı... En çok da “Diğerleri” (The Others) adlı filmiyle uluslararası ilgi kazanan Alejandro Amenabar da orijinal adı “Regresyon” olan bu yeni filminde hem karakterlerine hem de seyircisine bu terapiyi uyguluyor adeta...
1980’lerde patlayan satanizm korkusu, tıpkı 60’lı yıllardaki komünizm korkusu gibi bazı toplumların dengesini bozmuş, insanların birbirlerini ihbar etmesine yol açmıştı. “Korku Terapisi” de 1990’da geçen hikayesinde küçük bir Amerikan kentinde dedektif Bruce Kenner’ın peşine takılıyor. Kenner bir agnostiktir (Tanrı’nın varlığını tümüyle reddetmeyen ama şüpheyle yaklaşan düşünce akımı) ve baba tacizine uğradığı için kiliseye sığınan Angela adlı genç bir kızın vakasıyla ilgilenmeye başlar. Angela’nın ifadesine göre babası ve beraber yaşadıkları büyükannesi satanist bir tarikata mensupturlar. Kenner bir psikologtan destek alarak Angela’nın babasına regresyon terapisi uygular. Böylelikle gerçeklerle hayallerin karıştığı karmaşık bir inanç savaşı başlar. Psikolog bilimi, Angela’nın sığındığı kilisenin rahibi dini, polis de otoriteyi temsil eder. Herkes kendi inancına tutunarak Angela’nın ifadelerini yorumlamaktadır ve herkes kendi inandığını diğerlerine kabul ettirme derdindedir.
Zaten Amenabar’ın anlatmak istediği tam da bu. Film şeytana tapan bir tarikatın peşine düşen polisin hikayesini anlatırmış gibi yaparken aslında insanların ‘körü körüne inanmak’ eğilimlerine eleştirel bir bakış getiriyor. Zira kendi inandıklarını radikalleştirenler önlerindeki gerçeği farkedememektedirler. Ethan Hawke ve David Thewlis gibi nitelikli oyuncuların göz doldurduğu film belki büyük bir buluşa ve unutulmaz bir yapıta dönüşmüyor. Ama  düşünmeye zorlayan, sürekli ters köşeye yatıran ve şüphe duyduran hikayesi ve kopkoyu tekinsiz atmosferiyle kendisini ilgiyle izleten bir film olmayı başarıyor. Bizim cinli islami korku filmleri çeken yönetmenlerin asla cüret edemediği sorgulamalara giriyor tecrübeli yönetmen Amenabar. Kutsal bir mesaja ulaşmayı reeddetip karakterini (Kenner’ı) ortada bırakması ise neye inanacağını şaşıran insanoğlunun halini gösteriyor aslında...  Filmdeki tüm günahkar karakterlerin içinde bedel ödemeye razı olan tek karakterin ise Angela’nın babası olması son derece düşündürücü... 3,5/5

Korku Terapisi
Regression
Yönetmen: Alejandro Amenabar
Oyuncular: Ethan Hawke, Emma Watson, David Thewlis, Aaron Ashmore

106 dakika

TEHLİKELİ YÜRÜYÜŞ

Nefes kesen anlamlı bir yürüyüş!

1974 senesinde, bugün artık olmayan İkiz Kuleler’in arasına çelik halat çekip üzerinde yürüyen Fransız sanatçı Philippe Petit’nin gerçek hikayesi “Tehlikeli Yürüyüş”te...

Yapımı yaklaşık altı yıl süren ve 1973’te açılan Dünya Ticaret Merkezi gökyüzüne yükselen ikiz kuleleriyle New York şehrinin sembollerinden biriydi. Malum 11 Eylül saldırısında 2.606 insanla birlikte tarihe gömülen ikiz kuleler, kimine göre kapitalizmin en ihtişamlı eseri, kimine göre göklere ulaşmaya çalışan insanlığın zaferiydi. Fransız sanatçı Philippe Petit içinse başka türlü bir cazibe merkezi. Petit 1968’de bir dişçi muayenehanesinde beklerken karıştırdığı dergide ikiz kulelerin inşaatının başladığını okuduğundan ve bitmiş halinin çizimini gördüğünden beri bir hayal kurmuştu: İki kulenin arasında bir çelik hat çekip üzerinde yürümek... Kendi ifadesiyle bu “yüzyılın en artistik suçu” olacaktır.
Petit’nin altı yıl boyunca hazırlık yapıp 1974’te gerçekleştirdiği bu zor hayalinin hikayesi daha önce 2008’de Oscar ödüllü bir belgesele de konu olmuştu. “Teldeki Adam” (Man on Wire) Petit’nin hayalinin ve gerekçelerinin heyecanlı ve eğlenceli bir anlatımıydı. Bu barışçıl başkaldırının güzel bir ifadesiydi. Nasıl olmasındı ki, hikaye durduğu yerde cazipti. Petit yerden 400 metre yükseklikte, yaklaşık 200 kilo ağırlığındaki ve 8 metre uzunluğundaki bir çelik halat üzerinde 45 dakika boyunca elindeki 25 kiloluk denge çubuğuyla tam 6 yürüyüş gerçekleştirmişti. Çıkarıldığı mahkemede New York’un ünlü Central Parkı’nda çocuklar için gösteri yapma cezasıyla (!) salıverilmişti.
Petit yardımcılarıyla birlikte henüz inşaatı yeni bitmiş olan kulelere gerekli malzemeleri bir gece önceden gizlice sokmuş ve sabahında bu nefes kesen, anarşist ve artistik yürüyüşünü gerçekleştirmişti.

Hayalinin peşinden yürü!
“Geleceğe Dönüş” (Back to the Future), “Mesaj” (Contact) ve “Forrest Gump” filmlerinin usta yönetmeni Robert Zemeckis’in filmi ise Petit’nin Fransa’daki akrobasi tutkusundan başlayarak İkiz Kuleler’deki yürüyüşüne kadar geliyor. Sanatçının Fransa’daki yıllarını adeta, yine çok sevilen başka bir Fransız filmi “Amelie” gibi anlatıyor Zemeckis. Petit’nin hiperaktif tavırları, güleryüzü ve pozitif bir rol model olarak portresi filmin ilk yarısını bir komedi filmi profiline yaklaştırıyor yer yer. Sanatçıyla ilgili bir sürü cümle kuruyor film buralarda ancak bu hayalinin ardındaki felsefeyi önceki belgesel film kadar güçlü kuramıyor. Türlü oyunlarla (Petit’nin film boyunca Özgürlük Heykeli’nin tepesinden yaptığı anlatıcılık, siyah beyaz sokak performansları, küçük bir romantik hikaye gibi) eğlendiriyor, izletiyor kendisini ama Petit’nin akıl hocası eski akrobat Baba Rudy’nin birkaç sahnesi dışında çok da derinleşemiyor.
Filmin son 30-40 dakikası ise olayı bambaşka bir boyuta taşıyor. Sinemada seyirciye yükseklik duygusunu bu kadar güçlü veren başka bir film hatırlamıyorum. Petit’nin olağanüstü yürüyüşünü Zemeckis apayrı bir film gibi ele alıyor adeta. Son derece inandırıcı bir sinematografiyle (biraz da süsleyerek) o telin üzerinde yürüdüğünüzü düşündürtüyor. Yükseklik korkunuz olmasa bile kalp atışlarınızı hızlandırmayı, yer yer başınızı döndürmeyi başarıyor. Özellikle de IMAX bir salonda 3D izlediğinizde bu etki iki üç kat artıyor. Zemeckis’in filmi tabi ki belgeselle olan farkını bu son yarısında gösteriyor en çok. Petit rolünde izlediğimiz Joseph Gordon-Levitt her filminde olduğu gibi yine şeker gibi! Sevimli performansıyla film boyunca izletiyor kendisini.. Baba Rudy rolünde Ben Kingsley o kadar rahat ki, zaten benzer karakterlere defalarca hayat vermişti...
“Tehlikeli Yürüyüş”, bir ‘hayalinin peşinden koş’ hikayesi olarak 7 yaşından büyük çocuklarla da izlenebilir. Ama yüksek yerlerde yürümek konusunda gereğinden fazla cesaretlenmelere kapılmamalarını da hatırlatmalısınız onlara. 3,5/5

Tehlikeli Yürüyüş
The Walk
Yönetmen: Robert Zemeckis
Oyuncular: Joseph Gordon-Levitt, Charlotte Le Bon, Ben Kingsley, James Badge Dale, Clement Sibony, Cesar Domboy

123 dakika 

3 Ekim 2015 Cumartesi

BULANTI

Aydınlığı emen karanlık! 


Türkiye’nin önemli sinemacılarından biri olan Zeki Demirkubuz’un yeni filmi “Bulantı”, en başta Fransız düşünür ve yazar Jean-Paul Sartre’ın aynı adlı romanından uyarlanmış gibi algılansa da onunla pek ilgisi yok. Ama kuşkusuz Dostoyevski, Camus ve Goethe gibi yazarların dünyasına olduğu kadar Sartre’ın varoluşçu romanını anımsatan kimi özellikleri de yok değil. Demirkubuz bu filminde üst orta sınıfının aydın bir üyesinin, bir edebiyat öğretim görevlisinin karanlık ruh haline çeviriyor kamerasını. Ahmet sevgilisiyle olduğu akşam karısı ve kızını (‘Yazgı’yı) bir trafik kazasında kaybeder. Ancak bu büyük trajediden çok etkilenmemiş gibi hayatına devam eder. Derslerine giriyordur, sevgilisiyle ilişkisi sürüyordur. Ama Ahmet’in içindeki karanlık giderek büyüyecektir. Sevgilisiyle arası giderek bozulacak, huzursuzluğu artacak ve kendi sağlığından da şüphe etmeye başlayacaktır. Zaten gözleri açık uyuyan hatta bazen ölü sanılan, yarı ölü bir adamdır. Evine temizliğe gelen ve eski hayatından tanıdık kalan tek şey olan apartman görevlisi Neriman, etrafında insanlığını hatırlatabilecek tek kişidir aslında. Sonunda içindeki karanlık dışarıyı da kaplayınca kendisiyle yüzleşecektir (bir nevi ‘İtiraf’ edecektir)..
Filmin sonunun neredeyse tümüyle karanlıkta geçmesi, yani Ahmet'in kendi kendiyle başbaşa kalıp bir yüzleşme yaşadığı sahne sinematografik bir zirveyi işaret etse de öncesinde fazlasıyla bildik sularda yüzüyor Demirkubuz. Aydın bencilliği, insanların kötücüllüğü ve hatta modernitenin insanı yalnızlaştırıcı, farkındalıktan uzaklaştırıcı etkisini bir bulantı olarak tarifleyen film, Demirkubuz’un önceki filmlerinin neredeyse tümüne de referanslar gönderiyor.   
Ahmet’in hali ister istemez 'ne kadar çok bilirsen o kadar mutsuz olursun’u düşündürtmüyor değil bir yandan. Mesela Neriman tek odalı bodrum dairesinde (‘Yeraltı’nda), küçük oğlu ve kızını tek başına kıt kanaat geçindirebilse de Ahmet kadar mutsuz ve arayış içinde değildir. Ahmet’in arayışı ise çok umutsuzdur. Saçma sapan flörtlerinden tatmin olması mümkün değildir. Sahte karizmasının çizilmesi an meselesidir. Nitekim eski öğrencisinin evindeki kaçamağı sırasında, bir genç kızın odasında (‘Bekleme Odası’nda) kızgın bir erkek arkadaştan saklanmak zorunda kaldığında bu gerçekleşir de...
Demirkubuz’un Ahmet’i başka bir oyuncuya bırakmaması cesur ve son derece de bilinçli alınmış bir karar. Yine kendisinin başrolde olduğu 2003 yapımı filmi “Bekleme Odası”nı bir ölçüde tamamlayan bir film olmuş “Bulantı”. Ancak tabi ki Demirkubuz’un oyunculuğu bazen yabancılaştırıcı bir etki yaratmıyor da değil. Ayrıca karakterin baskınlığı diğer oyuncuların da alanını bir hayli kısıtlıyor. Yine de bu kısıtlı alanda sevgili rolünde Öykü Karayel yemek sahnesindeki, Ahmet'in hiç önemsemediği erkek kardeşi rolünde Çağlar Çorumlu da kısa performanslarıyla dikkat çekebiliyorlar..
Belki “Masumiyet” ya da “Kader” gibi zirve filmlerinden biri değil ama “Bulantı” yine de baştan sona ilgiyle izlenen ve kendisinin de oynamasının etkisiyle daha önce hiç olmadığı kadar samimi bir Zeki Demirkubuz filmi...  3/5 

Bulantı
Yönetmen: Zeki Demirkubuz
Oyuncular: Zeki Demirkubuz, Öykü Karayel, Şebnem Hassanisoughi, Çağlar Çorumlu, Ercan Kesal, Nurhayat Kavrak

117 dakika

2 Ekim 2015 Cuma

MARSLI

Mars’ta tek başına...

Ülkemizde de ilgi gören Andy Weir imzalı “Marslı” adlı popüler romanın jet hızıyla çekilen filmi sinemalarımızda bu hafta... Film uzun süresine rağmen gayet akıcı ve şık bir NASA reklamı gibi.. 

Mars gezegeninde araştırma yapan altı kişilik bir astronot ekibi gezegendeki büyük bir fırtına sonrasında acil kalkış yapmak zorundadır. Bir anda fırtınanın tam ortasında kalan ekipten geride kalan bir kişinin, botanikçi/mühendis Mark Watney’in öldüğünü sanan arkadaşları Mars’ı son anda terk edebilirler. Böylece Mark’ın Mars’taki yanlız günleri de başlar. Mars’ı sürekli gözleyen NASA çalışanları bir süre sonra Mark’ın terkedilmiş üste bazı değişiklikler yaptığını farkederler.. Mark’ın zekası, NASA’nın zeki mühendisleri ve son derece insancıl yöneticileri sayesinde milyonlarca kilometre uzaktan birbirleriyle iletişim kurup geniş çaplı bir kurtarma operasyonu da başlatacaklardır.
NASA’nın milyonluk imkanlarını tek bir astronotlarını bile kurtarmak için bir çırpıda harcayabileceğinin anlatıldığı bu Ridley Scott filmi, başından sonuna ilgiyle izletiyor kendini. Üstelik pek çok bilimsel ve sıkıcı detayın başarıyla üstesinden gelindiği gayet anlaşılır bir senaryoyla yapıyor bunu. Doğrusu son derece popüler olan romanı okumaya fırsatım olmadı, hemen filmi geliverdi zira.. Ama beklenti oldukça yüksekti. Çünkü her ne kadar son yıllarda kariyeri çok iyi gitmese de, bilimkurgu türüne “Blade Runner” ve “Alien” gibi çok önemli filmler armağan etmiş önemli bir yönetmenin bir uzay macerasıyla daha karşımıza geliyor oluşu belli bir heyecan yaratıyor sinemaseverde. 
Ancak bu filmin bir Ridley Scott vizyonundan çıktığına inanmak pek mümkün değil. Kuşkusuz “Marslı” gibi filmler Ridley Scott’ın çok rahat çekebileceği türden filmler, ama yönetmenin dünyasına ya da yorumuna pek de alan açmayan bu tip mega bütçeli filmler her zaman “Gladyatör” gibi sonuçlar doğuramıyor. Müzikleri, görüntüleri, parlak oyuncuları, akıcı diyalogları ve baştan sona pozitif bir tavırla ele alınmış hikayesiyle “Marslı” akıp gidiyor rahat bir şekilde ama derinleşemiyor bir türlü... Aslında bunun sebebi filmin Mark’ın koskoca ve yabancı bir gezegende tek başına kalmasının ne melankolisini ne de felsefesinin tadını hiç çıkarmıyor olması. Bunun yerine hikayenin NASA tarafındaki kurtarma çalışmalarına daha çok önem verilerek yeni bir “Apollo 13” filmi yapılması tercih edilmiş sanki. Mark’ın umutsuzluğa çok fazla kapılmayıp, karşılaştığı tüm zorlukların üstesinden kolayca gelmesi, filmin geçen yıl izlediğimiz “Yerçekimi”nde (Gravity) olduğu gibi izleyicisini uzaydaymış gibi heyecanlandırması mümkün kılmıyor pek. Filmin NASA’da geçen bölümleri ise büyük bir reklam filmi gibi. Kurumun aslında ne kadar şeffaf çalıştığı, basından bir şey saklamamaya özen göstermesi, insana değer veriyor oluşu, ne kadar güzel ve çalışkan insanlar çalıştırdığını gözümüze sokan sahneleri her ne kadar eğlenceli olsalar da filmin dezavantajını oluşturmakta. Evet, bir yandan da uzun bir NASA reklam filmi duygusu vermiyor değil “Marslı”.
Yine de başta Matt Damon olmak üzere sempatik bir oyuncu kadrosu, Abba’dan David Bowie’ye kadar uzanan şarkı listesi, görüntü yönetmeni Dariusz Wolski’nin tertemiz görüntüleri ile 140 dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyor ve güzel duygularla çıkıyorsunuz salondan.. 3/5

Marslı
The Martian
Yönetmen: Ridley Scott
Oyuncular: Matt Damon, Jessica Chastain, Jeff Daniels, Kristen Wiig, Michael Pena, Sean Bean, Kate Mara, Sebastian Stan
141 dakika


25 Eylül 2015 Cuma

"45 YIL" ve "YOK ARTIK!"

Sonra "45 Yıl" gibi filmleri seviyoruz diye biz suçlu oluyoruz! 

Evliliklerinin 45. yılını özel bir partiyle kutlamaya hazırlanan, İngiltere kırsalında rahat ve huzurlu bir yaşantıları olan bir çifttir Kate ve Geoff. Partiye yaklaşık bir hafta kala Geoff’a bir mektup gelir. Mektupta Katya adlı bir kadın cesedinin İsviçre’de buzulların içinde bulunduğu haberi vardır. Katya Geoff’un evlenmeden önceki sevgilisidir ve İsviçre’deki dağ yürüyüşleri sırasında bir buzul çukura düşüp ölmüştür. Cesedi 50 yıldan fazla orada kalmış ve hiç bozulmamıştır. Kate, Katya’yı biliyordur bilmesine ama Geoff’un bunca yıl sonra gelen bu haberle uyanan duygularını elinde olmadan çok kıskanacaktır. Aslında acı olan, Katya’nın hatırası 45 yıldır onlarla birlikte yaşıyordur ve Kate bunu yeni öğrenir.
Seyircilerinin kalbine dokunmayı başarabilen "45 Yıl", iki müthiş oyuncusu Charlotte Rampling ve Tom Courtenay’ın da büyük katkısıyla, zarif senaryosu üzerinden öyle güzel bir sinemasal haz veriyor ki sinematografisiyle etkilenmemek, hikayesinin ruhuyla da duygulanmamak elde değil. Küçük detayların büyük önem kazandığı sahnelerde 45 yılını birlikte geçirmiş bir çiftin içlerinde kopan küçük fırtınalar sarsıcı etkiler yaratmakta. İnsan yaşlandıkça her şeyi değişiyor, bazı fikirleri, bedeni, konuşma tarzı, bazı alışkanlıkları ama kalbi hep aynı kalıyor işte. Katya’nın hâlâ genç olan ölüsü kuşkusuz Geoff’un gençliğine duyduğu özlemle de birleşiyor. Geoff’un Katya’sını hatırlaması, bunca yıl sonra onun yasını tutması ve hatırladıkça özlem duyması Kate’i de yaralıyor giderek. Bir yandan bütün kasabanın, arkadaşlarının davetli olacağı partiyi hazırlamaya çalışırken, diğer yandan kocasının eski aşkıyla mücadele ediyor adeta. 45 yılını verdiği bu evliliğin samimiyetini sorguluyor sessizce Kate.
Yönetmen Andrew Haigh, o kadar zarif bir sinemayla anlatıyor ki bu güzelim hikayeyi insan denen varlığın ne kadar kırılgan ve gizemli mahluklar olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz. Sinemamızda pek sık göremediğimiz insan ruhunun derinliklerine dalabilen zariflikte bir film “45 Yıl”. 4/5

45 Yıl
(45 Years)
Yönetmen: Andrew Haigh
Oyuncular: Charlotte Rampling, Tom Courtenay, Geraldine James
95 dakika     








Eksik kalmış bir çaba..

Her hafta sulu sepken esprilerle dolu yerli yapımların arasında “Yok Artık!” yine de farklı bir amaçla yola çıkıyor. Birbirlerine organik olarak bağlı olmayan komik hikayeleri birbirinden yetenekli oyuncular eşliğinde bir ana çatı altında sunmaya girişiyor. Skeç mantığıyla yazılmış ama öyle değil gibi gözüken samimiyetsiz komedilerden farklı olarak skeç mantığını temel amaç olarak kuran dürüst bir film. Ancak bu sefer de başka bir handikapa fena halde takılınmış: Aynı elden (karikatürist Serkan Altuniğne) çıkmasına rağmen hikayeler arasındaki dengesizlik. Geveze bir taksi şoförünün giderek meddahlaşarak sağda solda anlattığı, inanması zor gibi gözüken tesadüflerin ve durumların oluşturduğu komik hikayelerden oluşuyor film. İlk hikaye gereğinden fazla uzatılmış bir bant karikatür esprisi. Bindiği takside şoföre almanca bildiğini söyleyen adam, şoför Alman bir kıza çarpınca uyduruk almancasıyla zor bir durumda kalıveriyor. İkinci hikaye kızının kaçırıldığı haberini alan bir adamın fidye parasıyla İstanbul trafiğinde cebelleşmesini anlatıyor ki bu da fazla bariz ve demode esprilerle dolu. Ehliyet sınavı sırasında geçen bağrış çağrışlı ve saman alevi gibi olan bölüm filmin en zayıf hikayesi olarak tam ortasında yer alıyor. En güzel hikaye ise açık arayla “Ayrılık” adını taşıyan dördüncü hikaye. Başka bir kadınla birlikte olmak için sevgilisinden ayrılmaya çalışan bir adamın başına gelenler Serkan Keskin ve Algı Eke’nin samimi performanslarının da katkısıyla yükseliyor ve nitelikli bir mizaha ulaşabiliyor. Üstelik bu hikayenin hayli ‘yama gibi’ duran son sahnesine rağmen diğerlerinden daha iyi yazılmış olduğu da bariz ortada. Son hikaye ise sevgilisinin köpek taklidi yüzünden hafızasını kaybeden zavallı bir adamın hikayesini anlatıyor ki ‘çok daha komik olabilirdi’ duygusuyla izlediğimiz bu hikaye de filmin yine de ikinci başarılı bölümünü oluşturuyor.
İster istemez aklımız geçen aylarda izlediğimiz Arjantin filmi “Asabiyim Ben”e (Wild Tales) gidiyor. Komik ama dertleri olan hikayeler, sonunda bir ana damara bağlanmıyordu o filmde. Ama yine de tematik olarak ortak bir paydaya sahiplerdi; öfkesinden taşan bir toplumun tasvirini yapıyordu bütününde. “Yok Artık!”da ise birbirinden farklı temalardan oluşan hikayeler sonunda bir yere bağlanıyor bağlanmasına ama ‘keşke bağlanmasaydı’ diye düşündüren ve ‘bütün bunlara ne gerek vardı’ dedirten bir final bu. Açıkçası her biri kendisini ispatlamış oyunculardan oluşan kadrosu, çalışkan prodüksiyonu ve genç oyuncu/yönetmen Caner Özyurtlu’nun temiz işçiliği daha güçlü ve komik hikayeleri hakediyormuş. 2/5

Yok Artık!
Yönetmen: Caner Özyurtlu
Oyuncular: Erkan Kolçak Köstendil, Serkan Keskin, Algı Eke, Demet Evgar, Çağlar Çorumlu, Murat Akkoyunlu, Şebnem Bozoklu, Necip Memili
90 dakika

4 Eylül 2015 Cuma

"BEN KİMİM?" ve "MİNYONLAR"

İyi çekilmiş ama fazla bildik bir 'tekno-kabus' filmi..

Ne zaman bir hacker filmi izlesek, internetin bu kadar yaygın kullanıldığı bir zamanda paranoya duygusuyla yaşamaya nasıl da mahkum edildiğimizle yüzleşiyoruz. “Ben Kimim?” Alman yapımı bir gerilim filmi. Ama aslında genellikle yalnızlık ve itilmişlik duygusuyla baş etmeye çalışan gençlerin neden hackerlık yapmayı seçtiğini de özetliyor en başta. Tabi ki bunlar artık beylik nedenler. Çünkü ‘önemli’ olmak istiyorlar. Kafaları başka bir dile, yani bilgisayar diline çok çalışan bu genç profil, asosyal bir hayata mahkum edildiğinde bir nevi intikam duygusuyla sisteme saldırıyor. 
"Ben Kimim?"de 25 yaşındaki Benjamin de böyle bir durumda. Karizmatik görünen başka bir hacker olan Max’in dikkatini çekiyor bir gün ve onun ekibine katılıyor. Birlikte daha büyük işler yapmaya çalışıyorlar. Alman İstihbarat Servisi BND’nin merkez binasına sızmaya kadar büyüyor hedefler. Sonrasında hiç istemeyecekleri tehlikeli insanlarla muhatap oldukları yetmiyormuş gibi aralarında da problem çıkıyor.
“Ben Kimim?” ritmi yüksek hikayesi içinde en çok da sanal dünyada ‘hacker’ların arasında olan biteni yapılabilecek en görsel ve anlaşılır haliyle sunarak başarılı oluyor. Üstelik bunun için bilgisayar ekranlarını minimum seviyede kullanıyor yönetmen Baran bo Odar. “Dövüş Kulübü”ne (Fight Club, 1999) göz kırpan ve iki kere ‘twist’ yaptığı finaliyle de ilgi çekiyor çekmesine ama hikayenin en büyük handikapı artık bu hikaye kalıbının çok fazla tanıdık olması. Filmdeki hacker çocuklar da, onları kovalayan sarışın kadın polis ve yaşananların neredeyse tümü de (hep bir kızın dikkatini çekme isteğiyle başlar!) çok tanıdık ve hatta defalarca kullanılmış polisiye/gerilim klişelerinden ibaret. Hikayesine derinlik katmak konusunda da Odar yetersiz kalmış. Ama yönetmen bütün bu klişeler toplamını son derece dinamik bir sinemayla, iyi çekilmiş sahneler ve atmosfer duygusuyla sunuyor seyircisine. Filmin görsel dünyası ve ritmi onu kolay izlenen iyi bir seyirlik haline getiriyor. 2,5/5     

Ben Kimim?
WhoAmI
Yönetmen: Baran bo Odar
Oyuncular: Tom Schilling, Elyas M’Barek, Wotan Wilke Möhring, Tyrine Dyrholm, Hannah Herzsprung
102 dakika







“Çılgın Hırsız”dan önce...


İki “Çılgın Hırsız” (Despicable Me) filmi de animasyon sinemasının en eğlenceli serilerinden birini oluşturmuştu. Sağlam bir teması vardı: Her kötülüğün içinde bir iyilik merkezinin de olabileceği ve onun bu yönünü harekete geçiren durumla karşılaşmasını konu alan, senaryosu iyi yazılmış ilk filmde tanıdığımız Gru, dünyanın ‘taşınamaz varlık'larını (mesela piramitler!) çalan, bencil, acımasız ve üstün zekasını kötülüğe çalıştıran bir çılgın profesör parodisiydi...  Herhangi bir insancıl tavıra pek sahip olmayan Gru, kötü emelleri için kullanmayı planladığı üç yetim çocuk sayesinde içindeki iyi insanla karşılaşıveriyordu. Hikaye güzel, espriler komikti ama rol çalanlar vardı: Gru’nun tüm ayak işlerini yapan ve birbirlerinden klonlanmış küçük yaratıklar, yani minyonlar...
Tıpkı daha önce “Madagaskar” serisindeki penguenlere olduğu gibi “Çılgın Hırsız”da da minyonlar, gördükleri ilgi ve sevgi sayesinde filmden taştılar ve kendi filmlerinin yapılmasına neden oldular. Bu “Çılgın Hırsız” filmlerinin ‘öncesi’ni anlatan filmde sürekli yönlendirilmek arzusu taşıyan bir topluluk olan minyonların kendilerine bir sahip arayışlarını izliyoruz. Enteresan olan genellikle kötü liderlerin peşine takılıyor olmaları, onların 'güç'lerine hayranlık duymaları. Bu anlamda küçük bir alegori de sunmuyor değil film. Bu son derece saf ve eğlenceli tiplerin neden böyle bir lidere kapılanmak istediklerinin cevabını verdiği pek söylenemez filmin. Belki de insanların güce tapan yönlerine yapılan bir vurgudur bu! 1960’ların Londra’sında kraliçe Elizabeth’in tacının peşine düşmüş suç kraliçesi Scarlet Overkill’in peşine takılan sarı kahramanlarımızın üç kişilik öncü grubu büyük bir karmaşanın ortasında kalıyorlar film boyunca. Güzel fikirler, kutuplardan New York’a oradan da Londra’ya uzanan zengin bir coğrafya içinde, dönemin şahane rock müzikleri eşliğinde eğlenceli bir animasyon izliyoruz sonuç olarak. 3,5/5

Minyonlar
Minions
Yönetmenler: Kyle Balda, Pierre Coffin
Seslendirenler: Beren Saat, Kenan Doğulu
91 dakika