Eleştirmenin Not Defteri

1 Mayıs 2012 Salı

Film eleştirisi: AŞKIN RENKLERİ


Oğlan kızla tanışır. Birbirlerini çok severler ve evlenirler... Sonra kötü bir şey olur ve oğlan ya da kız yeniden mutluluğun peşine düşer... Böyle bir film yapmak kolay gibi görünüyor değil mi? Kolay olsaydı ortada bu kadar çok çöp film olmazdı inanın... Özellikle 2000’li yılların Amerikan yapımı romantik filmleri iyice ayarı kaçırdı.
Tamam tabi ki erkekle kadın arasındaki ilişkiler 80’lerdeki gibi yaşanmıyor artık...  Ama bunu anlatmanın yegane yolu karakterlere ‘sevişmek’ kelimesi yerine ‘fuck’ dedirtmek mi? Ya da bariz yatak pozisyonlarını alabildiğine gösterebildikleri seks arkadaşlıklarından yola çıkmak mı? Bunu yapmayan romantik komediler ya da romantik filmlerden türe yeni bir şeyler katabilen neredeyse üç beş film seyredebildik son yıllarda...   
“Aşkın Renkleri”ni (La Déelicatesse) de o üç beş filmin yanına itelemek mümkün gibi bu yoklukta. Tabi ki bu Fransız yapımı bir film... Asla Amerikalıların yaşayabileceği tarzda bir romantizm yok burada. Ama öyleymiş gibi başlıyor sanki... Genç bir adam bir cafede güzel bir kızdan hoşlanıyor. Sonra yanına gidip onunla tanışıyor. Bir süre sonra evleniyorlar ve mutlu bir çift oluyorlar. Ancak tam da çocuk düşünmeye başladıkları zaman beklenen ‘kötü şey’ oluyor ve genç adam bir trafik kazasında ölüyor.
İsveç bağlantılı bir şirkette müdür olarak çalışan Nathalie, kendisinden çok hoşlanan evli patronunun ilgisine de yüz vermeden, üç yıl boyunca zevksiz ve de renksiz bir hayat yaşar. Bir gün canı çok sıkkınken emrinde çalışan İsveçli bir yalnız adam olan Markus’u öpüverir. Bu andan itibaren Markus’un hayatı bir anda renklenecektir. Nathalie bunu çok bilinçli yapmamıştır ama bu Türk tabiriyle ‘hımbıl’ ve de sıkıcı görünümlü Markus ile önce sağlam bir arkadaşlık kurar, sonra da... İşte sonrası biraz zor... Çünkü kimse hatta onu delice seven Markus bile kendisini Nathalie’ye bir türlü yakıştıramaz... 
İşte her şeyi başlatan o öpücük... Bu öpücükten sonra filmin seyir keyfi de büyük bir zıplama yapıyor.
Fransa’da çok satar bir romandan yine yazarının senaryolaştırdığı film kadın kahramana odaklı gelişecekmiş gibi başlıyor en başta. Nathalie’yi takip eden kamera onunla beraber bir kafeye giriyor. François’nın Nathalie’yi görür görmez duymaya başladığımız iç sesi bize ‘sıkıcı bir Fransız romantik komedisi’ izleyeceğimizin sinyalini veriyor. Bir süre bu çok mutlu ilişkinin klişe sahnelerini izliyoruz. François’nın ölümü bu sefer Nathalie’nin bunalımına sürüklüyor bizi. Kısa bir süre de filmin romantik komedi türünden melodrama geçtiğini düşünmeye başlıyoruz. Ancak Nathalie’nin Markus’u öptüğü sahneden itibaren sadece Markus’un değil izleyicinin de algısında büyük bir değişim yaşanıyor. Zaten filmin yapmak istediği de tam bu. Markus’un hele de onu canlandıran François Damiens’in şahane performansı sayesinde film öyle bir vites atıyor ki farklı espri anlayışıyla, zarifliğiyle, kırılgan karakterleriyle son yıllarda izlediğimiz, özellikle de Amerikan kaynaklı bütün rom-komları silip süpürüyor... 
İsveçli Markus rolünde izlediğimiz François Damiens bu hayli "iddiasız" görüntüsünü o kadar iyi kullanıyor ki filmde, "işte oyuncu" diyorsunuz...
Zira Markus gibi herhangi bir filmin ana karakteri olamayacak derecedeki iddiasız, hatta etrafı tarafından ‘ezik’ olarak değerlendirilen bir adamın, gerçek aşkı bu kadar dolaysız tarif ediyor oluşu “Aşkın Renkleri”ni sadece sabun köpüğü bir rom-kom yapmaktan çıkarıyor. Hayatın sürprizlerle dolu olduğuna bir kez daha inandırıyor sizi... Filmin başarılı yönetmenliği de aynı inceliği ve samimiyeti taşıyor. Markus’un ‘İsveçli’liği bile o kadar güzel bir mizah malzemesi haline getirilmiş ki bu sahnelerde kahkalarla gülmek çok normal.
Audrey Tautou her zamanki zarifliği ve kırılgan performansıyla tam olması gerektiği gibi. Ama François Damiens vücudundaki bütün defoları karakterine ‘doğru’ yediren müthiş bir performans sunuyor... 3,5/5

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder