Eleştirmenin Not Defteri

23 Mart 2012 Cuma

Film eleştirisi: GRİ KURT (THE GREY)


"Gri Kurt” en başta vahşi doğada sıkışıp kalmış bir avuç adamın hayatta kalma mücadelesi gibi basmakalıp bir cümleyle tarif edilebilecek bir hikayeye sahip. Ancak işte yönetmenlik becerisi ya da içgüdüsü dediğimiz şey kendisini böyle bir basit cümleden büyük bir cümleye varırken gösteriyor...
Alaska’da petrol rafinerisi işçilerini zaman zaman karşılarına çıkan kurtlardan koruyan keskin nişancı Ottway, yönetmen Joe Carnahan’ın şimdiye dek yarattığı en melankolik erkek karakter.
Ottway kaybettiği karısını çok özlüyor çünkü onu kaybetmesiyle hayata ve dünyaya karşı hissetiği iyi ‘duygu’ları da kaybetmiş... Ottway elinde dürbünlü tüfeği ve karısına hiç veremeyeceği mektubuyla intihar sınırlarında dolaşan, hayatını giderek daha ‘değersiz’ görmeye başlayan bir ruh haline sahiptir artık. Bir gün bütün bu anlamsızlığın ortasında yok olup gitmeye karar verecek ve tetiği çekecek muhtemelen.... Ama doğanın ona başka bir sürprizi vardır...  
Kazazedelerin hepsi birer ‘karakter’, hiçbiri ‘tip’ değil.
Eve dönüş yolunda bir grup rafineri işçisiyle aynı uçakta olan Ottway’in uçağın yoğun kar fırtınası sonucu düşmesiyle Araf’ta geçecek zamanı da başlamıştır... Adeta zamanın durduğu, soğuğun iyiden iyiye bastırdığı bu el değmemiş diyarların ev sahibi olan vahşi kurtların topraklarında yarım düzine adam hayatları için kazanmalarının çok zor olduğu bir mücadele içine girerler...
Ekipte her benzeri hikayede olduğu gibi küstah biri vardır. Ama buradaki küstah kişi yani Diaz’ın neden böyle bir adam olduğunun bir sebebi var... Çünkü felaket filmlerinde böyle adamlar genelde sebepsiz yere işi yokuşa süren, hikayenin bir yerinde yaptıkları bir hareketle ekibi zor durumlara sokan bir ‘araç’ görevi görür. Diaz’ın korkusunu ancak böyle örtülemeye, ötelemeye çalıştığını görüyoruz bu sefer. Herkes hayatta kalmak için kendi hayatlarının bir ‘değer’ine tutunmaya ondan güç almaya çalışıyor. Bir tanesi kızına tutunuyor mesela. Kızının sabahları gelip uzun saçlarını onun yüzünde dolaştırarak uyandırması etrafı kurtlarla çevrilmiş adamlardan biri için yaşama bağlayıcı bir ‘neden’ oluyor. Hepsinin, Diaz hariç, bekleyenleri, sevdikleri var... O sert, küfürbaz, kavgacı erkeklikler ölümün kokusuyla birer birer dağılıyorlar... Hatalarıyla, korkularıyla ve hep ittikleri, baskıladıkları duygusallıklarıyla yüzleşiyorlar. Diaz içlerinde buna karşı en çok direnenleri... Ama o bile sonunda çözülüveriyor...
İnsanın hayatta kalmak için ne olursa olsun önce kendini yenmesi gerektiğini en çok öğrenen ise insanlardan ümidini çoktan kesmiş olan Ottway oluyor. Carnahan onu siyah/beyaz bir cehennemin içinde gösteriyor sanki en başta... Ayyaşların, eski suçluların dağıttığı florasan ışığıyla soluklaştırılmış  pis ve keşmekeş bir kantinde çevresiyle ilgilenmeyen, karısını düşünen yalnız bir adamın melankolisiyle açıyor filmini... Elinde uzun namluluğu tüfeği... Ev sahipleri olan kurtları avlayan, silaha yani güce sahip olsa bile bütün bunlardan bezmiş bir adam... Her şeyi bırakmak ve cennete gitmek istiyor...
Carnahan silahlı erkek kahramanının silahla olan ilişkisini uçak düşer düşmez kesiveriyor. Artık silah bir demir parçasıdır sadece... Çünkü artık Araf’ta kalanlar kendi silahlarını yeniden keşfetmek zorundalar.
Ottway her korktuğunda karısının anısına sığınıyor. Zaman zaman gökyüzüne bakıp Tanrı’yı arıyor... İçlerinde düşmanı en iyi tanıyan o olmasına rağmen aslında kendi korkusuyla da en çok yüzleşen o oluyor. Bir türlü sağlam bir ilişki kuramamış olsa da babasını hatırlıyor Ottway sona yaklaştıkça. Küçük bir çocukken babasıyla geçirdiği nadir sıcak zamanları ve babasının eski evlerinin duvarına küçücük bir çerçeveyle astığı o küçük şiirini hatırlıyor sürekli...
“Savaşın ortasındasın bir kez daha...
Bildiğim son sıkı kavganın içinde...
Bugün yaşarsın ve ölürsün
İşte bugün yaşarsın ve ölürsün...” 
İnsanı "erkek" olmaya zorlayan bir dörtlük gibi sanki değil mi?
Ottway'in cennete doğru çıktığı yolculukta,
karısı ona 'melek' olarak eşlik etmektedir aslında... 
Filmin bütün “erkek” kahramanları yolculuklarını kendileriyle yüzleşerek tamamlıyorlar. Ottway’in anılarında giderek çocukluğuna, babasıyla geçirdiği o öğleden sonraya dönmesi ise filmin asıl duygusunun  doruğa çıktı an. Çünkü Ottway özüne babasına sarıldığı o sahnede ulaşıyor...
Liam Neeson belki de talihsiz bir kazayla kaybettiği karısını düşünerek o melankoliyi çok inanılır bir şekilde bize geçiriyor. Havalı bir ‘felaket filmi lideri’ portresi çizmekten uzak performansıyla seyircinin karşısına oldukça ‘saydam’ bir karakterle çıkıyor. Tanınmaz haldeki Dermot Mulroney ve kadronun diğer oyuncularının da tatminkar performansları filmi sekteye uğratmıyorlar...
Filmin bir çok güzel ‘an’ı var. Mesela cüzdanların toplandığı ve cüzdanların (kimlik) finalde tekrar ortaya çıktıkları o sahne... Uçak kazasının o ana dair en ufak bir detay göstermeden son derece gerçekçi ve nefes nefese bir kurguyla verildiği kaza sahnesi gibi... Bu ve benzer sahneler filmin görsel olduğu kadar duygusal dünyasını da tamamlıyorlar.
Japon görüntü yönetmeni Masanobu Takayanagi’nin karanlık-aydınlık dengesini ustalıkla tutturduğu görüntü çalışmasına, en çok da Ridley Scott’la çalışan Marc Streitenfeld’in etkili müzikleri eşlik ediyor...
O bölgenin asıl sahibi olan kurtlar da bir hiyerarşi ve mantık silsilesiyle hareket etmekteler. Hayatta kalmak için avlanmak zorundalar. Tıpkı kazazedeler gibi,
onların da kendilerine ait paralel giden bir hikayeleri var sanki...
Sadece kamera insanların tarafına bakıyor gibi...



1 yorum:

  1. Gerçekten bir kaç kere izlediğim harika bir filmdi, size bir şey sorabilir miyim? acaba film yazılarınızın altına imdb'deki gibi 'bu filmi beğenen bunları da beğenebilir' tarzında benzer öneriler yapmak sizce nasıl olur? örneğin bu film bana konu açısından 'alive' filmini hatırlattı (uçak kazası nedeniyle dağda mahsur kalan futbol takımı)...

    YanıtlaSil