Eleştirmenin Not Defteri

16 Mayıs 2015 Cumartesi

MAD MAX: FURY ROAD

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sevilirdi “Mad Max” filmleri. Yıllardır yenilenmesi gündemdeydi. Sonunda bu sene görkemli bir filmle geri döndü yolların savaşçısı!

Avustralya çöllerinde çekilen 1979 tarihli, bizdeki adıyla ilk “Çılgın Maks” filmi sinemalarımıza ikincisi oynadıktan tam bir yıl sonra, 1984 sonunda gelmişti. Film gelecekte medeniyetin sona erdiği kıyamet sonrası dünyada, hayatta kalanlar arasında geçen bir intikam hikayesiydi. Polis memuru Max karısı ve çocuğunu katleden bir çetenin peşine düşüp kanlı bir mücadeleye girişiyordu. 
Açıkçası Avustralyalı aktör Mel Gibson’ı tanıtması dışında sıradan hikayesiyle sadece iyi bir seyirlik olarak hafızlarda yer edinmekteydi. Ama bizde “Yol Savaşçısı” olarak da bilinen ikinci film, aynı gelecekte dünyada çok nadir bulunan petrolün peşine düşmüş grupların ortasında kalan Max’in doğru tarafın yanında durmasını konu ediniyordu. Kurduğu tekinsiz atmosferle, aksiyon sahneleri ve ritmiyle türünün başarılı örneklerinden biriydi. Üçüncü filmse kadrosunda ünlü Amerikalı şarkıcı Tina Turner’ı barındırması dışında pek de etkili bir hamle içermiyordu. "Mad Max"in yaratıcısı Avustralyalı yönetmeni George Miller çok fazla film çeken bir yönetmen değil. Nitekim ikibinli yıllarda çektiği “Neşeli Ayaklar” (Happy Feet) animasyonlarının ardından en az 20 yıldır hayal ettiği yeni “Mad Max” filmini nihayet geçen yıl üstelik 7 aylık bir set süresiyle çekebildi.
Hollywood pek çok eski seriyi yeniden canlandırma sevdasında bu yıllarda. ‘Yeniden çevrimler’ ya da ‘yeni baştan başlatılan’ seri filmlerin içinde bu yeni “Mad Max” ışıl ışıl parlayacak yıllarca. Zaten daha en baştan fragmanlarıyla, afiş görselleriyle dikkat çeken filmin estetik doyuruculuğu yıllardır izlediğimiz türdeş filmlerin katbe kat üzerinde. Hikaye olarak da ikinci filmin devamı gibi görünüyor daha çok. Başta su olmak üzere kısıtlı kaynaklara hükmeden bir topluluğun lideri Ölümsüz Joe’nun alıkoyduğu ve damızlık olarak kullandığı genç kızları, onun en güvendiği yardımcılarından biri olan savaş kamyonu sürücüsü Furiosa kaçırır. Ölümsüz Joe zıvanadan çıktığı adamlarıyla ve elindeki tüm araçlarla kamyonun peşine takılır. Bu vahşi konvoyun içinde, kanından istifade edilmek üzere zincirlenmiş yalnız bir savaşçı esirleri de vardır. Bu esir Max’den başkası değildir...
Aksiyon sinemasında bir zirve!
Faşist bir lider olan Ölümsüz Joe’nun gözlerini yalan yanlış bilgilerle boyadığı savaşçı cemaatine karşı insanlığın ve masumiyetin korunması mücadelesi bu. İyiler bir şekilde uzaklara kaçıp kendilerine bilinmeyen yeni topraklar aramak yerine zor olanı, kayıplar vereceklerini bildikleri halde kötülüğün üzerine gitmeyi seçiyorlar. Ama bu yeni “Mad Max”in en büyük özelliği tek adamın kahramanlığına yaslanmayan modern bir aksiyon filmi oluşu. Daha filmin fragmanından itibaren hissettiğimiz eşitlikçi yaklaşım filme de damgasını vuruyor. Hep Max’le birlikte ilerleyen hatta zaman zaman Max’in de önüne geçen kahramanlıklar yapan bir kadın karakterin yani Furiosa’nın varlığı ve hikayede, onları sadece döllenecek mülk olarak gören vahşi erkeklerden kaçırılan genç kadınların varlığı (üstelik onlar sadece yardıma muhtaç kurbanlar da değiller), filmi ‘feminist’ bir raya oturtuyor. Aksiyon filmlerindeki erkek bakışına alışkın seyircinin biraz şaşıracağı bir tercih bu. Zira filme adını veren kahramanımız Max, filmin ilk aksiyon blokunda orada olmasına rağmen büyük kısmında etkin değil, çünkü zincirlerle bağlı bir 'mağdur' kendisi. Filmin ortalarında çok önemli bir engeli onun sayesinde aşıyor kahramanlarımız ama Max’in bunu nasıl yaptığını da göstermiyor bize film. Tanıdık ve klişe bir 'heroizm'den özellikle kaçınıyor film... Finaldeki büyük kapışmada da beklediğimiz darbe Max'tan değil Furiosa’dan geliyor daha çok... Ama Max’in bu hali çok da memnun bırakıyor bizi yine de. Çünkü ‘tek kişilik ordu’ klişesi artık bu kadar çok süper kahraman filminden sonra iyice bayatladı.

Gözleri boyanmış intihar savaşçıları...
Diğer yandan Ölümsüz Joe'nun etrafında kümelenmiş "yarı-doğmuş"ların adeta efsunlanmış olarak "Valhalla"ya ulaşmak için intihar saldırılarını göze almaları bize radikal islam terör örgütlerini de hatırlatmıyor değil. Biliyorsunuz Valhalla da İskandinav mitolojisinde kahraman savaşçıların ölünce gittiği kutsal topraklar, bir nevi cennettir. Ölümsüz Joe'nun beyinlerini yıkadığı adamlar cennete ulaşmak için Furiosa'nın kamyonuna intihar saldırıları düzenlemekteler yol boyunca. Bu topluluğun, kadınları sadece 'anne' ya da köle olarak görmeleri de yukarıdaki konjonktüre denk gelen detaylardan biri. 
Furiosa'nın kaçırdığı, Ölümsüz Joe'nun haremindeki (!) kızların 'bekaret kemeri' takmaya zorlanmış olmaları ve onların özgür olur olmaz bu kemerlerden kurtulmalarıyla başlayan bir başkaldırı öyküsü bu aynı zamanda. Hikayenin 'feminist' fitilini ateşleyen bir detay. 
Ezilenlerin, yoksulların ve 'çirkin'lerin egemenliğine karşı bir duruş. Tabi burada eleştirilecek olan tek bir şey var: iyilerin güzel kadınlar (ve illa ki beyaz elbiseler) ya da güzel bakan yaşlı kadınlar ile yakışıklı erkekler olmasına karşılık kötülerin de hepsinin sadece ruhen değil fiziksel olarak da 'çirkin'leştirilmiş olmaları... Bu hiç vazgeçilemeyen bir Hollywood numarası... Furiosa'nın tek kolunun olmaması da en başta bir deformasyon gibi gözükse de onu mağdur konumuna getiriyor ve onu daha çok sevmemize neden oluyor aslında. 
Filmin Avustralya çöllerinde çekilen son derece hızlı aksiyon sahneleri ise izleyenleri kendisine hayran bırakacak kadar güçlü. Sert ama vurucu müzikler eşliğinde, sürekli hareket eden araçlar üzerinde birbirleriyle kıyasıya mücadele ediyor iyiler ve kötüler. Bu sahnelerdeki dublör işçilikleri ve yaratıcı fikirler ise tek kelimeyle mükemmel. Bilgisayar müdahelerinin bu kadar ‘az kullanıldığı hissi’ni veren başka film de yoktur son zamanlarda. Hollywood'un usta görüntü yönetmenlerinden John Seale'nin tablo gibi görüntüleri filmi sinemada izlemeyi zorunlu kılıyor. "Kaçırırsam da DVD'de, Blu-ray'de izlerim" gibi fikirlerden uzak tutun kendinizi... 
Tom Hardy Max rolünde gözle görülür bir tevazuyla oynuyor. Sadece sevdiklerini kaybetmiş bir adam olması dışında pek bir bilgimizin olmadığı karakteri yine de bakışları, sesi ve vücut diliyle doldurabiliyor. 
Furiosa rolünde güzeller güzeli Charlize Theron’u da güçlü bir kadın karakteri ‘erkekleşmeden’ ama kadınlığını da öne çıkarmadan çok iyi dengelenmiş bir performansla izliyoruz. Theron'un gözüktüğü her sahnede karakterinin duygusunu gözlerinde taşıyor olması onu benzer filmlerin kadın performanslarından ayırıyor doğrusu. Hikayenin ortasında keskin bir dönüş sergileyen Nux rolünde genç oyuncu Nicholas Hoult da akılda kalıcı olmayı başarıyor.  
Filmdeki tüm karakter tasarımları, kostümlerinden, makyajlarına kadar ince ince düşünülmüş, kafa yorulmuş çalışmalar. Araba ve araç tasarımları da da steampunk ve punk kültürlerinin çok başarılı bir karışımı... Filmin prodüksiyon tasarımı en az çekimleri kadar uzun sürmüş olmalı...
Muhtemelen önümüzdeki yıllarda üç tane daha “Mad Max” filmi izleyeceğiz. Onların nasıl olacağını bilemiyoruz tabi ama çok sağlam bir başlangıç yapıldığı kesin...  4,5/5  

Mad Max: Fury Road
Yönetmen: George Miller
Oyuncular: Tom Hardy, Charlize Theron, Nicholas Hoult, Hugh Keays-ByrneJosh Helman, Nathan Jones, Zoë Kravitz, Rosie Huntington-Whiteley
120 dakika

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder