Eleştirmenin Not Defteri

29 Ocak 2016 Cuma

İFTARLIK GAZOZ

Bir zamanlar Türkiye’de...

“İftarlık Gazoz”, kimi dağınıklıklarına rağmen çok samimi, duygusal ve şu zamanda izlenmesi gereken bir film... Cem Yılmaz’ı ise asıl bu filmde görün...

Yönetmen Yüksel Aksu ilk filmi “Dondurmam Gaymak”ta en rahat olduğu bölgelerde dolaşacağının işaretini verenm bir yönetmendi. Özellikle popüler sinemamızın ve televizyon dizilerimizin ikibinlerde bulduğu yeni bir damardı Ege insanının hikayeleri... Aksu ege taşrasını çok iyi bilen, oralı bir sinemacı. Çağan Irmak'ın “Babam ve Oğlum”u (2005) ve Aksu'nun “Dondurmam Gaymak”ı (2006) bu damarın sinemamızdaki parlayan yıldızları oldular. Yüksel Aksu üçüncü filmi “İftarlık Gazoz”da da bu en iyi bildiği sularda yüzmeye devam ediyor.
1974’te Muğla’nın Ula ilçesinde bir ilkokul öğrencisi olan Adem yaz tatilinde mahallenin gazoz satıcısı Cibar Kemal’in yanında çırak olarak işe başlar. Tütün tarlalarında çalışan anne-babası ve diğer büyükler farklılıklarına rağmen birbirleriyle iyi geçinen insanlardır. Adem o sıcak yazda ustası Cibar’ın yanında çıraklık yaparken ilk oruç deneyimini yaşayacak ve büyümenin acılı bir deneyim olduğunu da keşfedecektir.
Yüksel Aksu “İftarlık Gazoz”da bir bilinç savaşı anlatıyor aslında. Sadece küçük bir çocuğun büyümesiyle gelen bilinçlenme değil burada bahsettiğim. Tütün işçilerinin, uğruna deliler gibi çalıştıkları patronlarının devrimci oğlunun ve arkadaşları tarafından bilinçlendirilme çabaları, kasaba imamının kendince cemaatini islamla bilinçlendirme çabaları, Adem’in anne-babasının oğullarını doktor/mühendis olması için bilinçlendirme gayreti, devletin resmi eğitimle vatandaşlarını ‘bilinçlendirme’ çabaları... Bütün hepsi birbirinin içine geçmiş büyük bir karmaşadır. Oysa kasabalılar için hayat çok basittir: “Cenab-ı Allah dünyayı yaratmış, Atatürk de vatanı kurtarmış”tır. Gerisini bilmeye gerek yoktur! 
Adem film boyunca bu ‘bilinçlendirme’ çabalarının tamamına maruz kalıyor. Bütün büyüme hikayesi filmlerinde olduğu gibi örnek aldığı biri vardır elbette: devrimci Hasan abi. Ancak tabi ki de bu sistem içinde en zararlısı ve istenmeyeni de odur (!) çünkü düşünen, okuyan, vicdanlı ve iyi bir insandır!

Cem Yılmaz çok iyi...
Türkiye toplumu her ülkenin yaşadığı bu büyük engeli bir türlü aşamadı. Köy enstitülerinin kapatılmasından 1980 darbesine, faili meçhul cinayetlerden ta bugünkü halimize kadar sürekli sekteye uğratılan ve yanlış yönlendirmeyle yolundan saptırılmış bu ‘bilinçlendirme’ çabaları... Diğer yandan, masum ev yapımı gazozlarımız kapitalist meşrubatlarla elimizden alınacaktı, fakir olduğumuz hoşlandığımız kızın annesi tarafından yüzümüze vurulacaktı, bikinili kızlara bakmak daha en baştan yasaklanacaktı... “Açlık” sadece ramazanda değil hayatımızın her yerinde var olacaktı illa ki...  
“İftarlık Gazoz”daki masum Adem bizsek eğer, babası Osman ve ‘baba yarısı’ ustası Cibar da evin rızkı peşinde koşmaktan başka bir şey düşünemez olmuş şaşkın büyüklerimizdi. Çoğumuz yolumuzu kendimiz bulmak zorundaydık. “İftarlık Gazoz” işte bunun filmi. İçi boş komedilerle, korku filmleriyle dolu bu ortamda bu filmi yapmaya karar veren herkese teşekkür etmeli. Ama keşke seyirci ilgisine daha çok yaklaşmak için bazı sahnelerin uzamasına izin verilmese, finale doğru ağlatmak için çaba gösterilen bir film olmasaydı yine de. Aksu, Cibar’ın da söylediği gibi ‘azı karar çoğu zarar’ diyebilseydi. “Cennet Sineması”na yakın duran masalsı tondan çok “400 Darbe”nin çarpıcı gerçekliğine yakın dursaydı. Suratımıza tokat gibi inseydi. Tatlı bir film izleyip güldük, duygulandık diyerek değil, tokat yemiş olarak çıkabilseydik salondan. Sanırım şu an en çok öyle bir şey lazım çünkü uyanmamız için... Ya da evet, ben hâlâ insanların film izleyerek bile değişebileceklerine inanan saf bir romantiğim! 
Filmin bütün oyuncuları çok iyi, ama Cem Yılmaz’ın oyunculuktaki asıl tonu kesinlikle bu. Hayranı olduğu Sadri Alışık gibi en iyi performanslarını trajikomik karakterlerde çıkarıyor en çok. Küçük oyuncu Berat Efe Parlar da o güzel gözlerinin hakkını veriyor film boyunca... 3,5/5

İftarlık Gazoz
Yönetmen: Yüksel Aksu
Oyuncular: Cem Yılmaz, Berat Efe Parlar, Ümmü Putgül, Yılmaz Bayraktar, Okan Avcı, Macit Koper 
105 dakika

23 Ocak 2016 Cumartesi

DİRİLİŞ

Hepimiz vahşiyiz!

Bu seneki Oscar ödüllerinin en büyük favorilerinden biri olan “Diriliş”, büyük olasılıkla Leonardo DiCaprio’ya da yıllardır beklediği ödülü getirecek...

Aslında “Diriliş” enikonu bir savaş filmi. 19. yüzyılın ‘yeni kara’sında, Amerika’da gerçekten yaşandığı bilinen bir hikayenin biraz daha süslenerek uyarlanmış hali. Aynı hikâye 1971 yılında başrolünde Richard Harris’in olduğu “Man in the Wilderness” adlı bir filme daha kaynaklık etmişti. Kürk avcılarına sert doğa koşullarında, kızılderili bölgelerinin dışında kalmaları için kılavuzluk eden Hugh Glass’ın hikayesi bu. Oğluyla birlikte ekibe yol gösteren tecrübeli iz sürücü, beklenmedik bir kızılderili saldırısından birkaç kişiyi son anda kurtarır. Ancak sonrasında tek başına keşif yaparken bir ayının saldırısına uğrar ve ölümcül yaralar alır. Diğerleri onu bir süre taşımaya çalışsalar da sonunda dayanamazlar. Liderleri Yüzbaşı Henry, onu oğlu ve iki adamıyla geride bırakmak zorunda kalır. Henry adamlarından John Fitzgerald’a, Glass ölene kadar başında durmalarını, öldükten sonra da onu uygun bir şekilde defnedip yola devam etmelerini söyler. Ancak başından beri Glass’la anlaşamayan Fitzgerald, bu anlaşmayı bozar. Diğer adamı da kandırarak baba-oğulu ölüme terkeder. Ama Glass ölmemiştir ve adeta yeniden doğarak Fitzgerald’ın peşine düşer...
“Diriliş”in hikâyesi aslında klasik bir intikam hikayesi. Gerçekten yaşandığına inanılan hikaye daha da dramatize edilmiş. Iñárritu bu 'vahşi doğada yaşam mücadelesi' hikayesini daha çarpıcı hale getirmek için kimi sert ve dramatik tercihler yapmış. Bu hamlelerin sonunda hikâyenin sadece Glass’ın ‘intikam’ hikâyesi olarak kalmayıp, adeta ‘bir dünya savaşı’ filmi olduğunu da söyleyebiliriz. Beyazlar önce kürkleri için hayvanları öldürüyorlar. Sonra kızılderililer kürk avcılarını öldürüp, kürklere el koyuyorlar. Sonra anlıyoruz ki başka beyazlar yerlilerin her şeylerine el koymakla kalmayıp reisin kızını da kaçırmışlar. Hikayenin devamında hayvanlar insanları öldürmekte, beyazlar beyazları hatta hayvanlar da diğer hayvanları... Bu çetin savaşa doğanın sert koşulları da katılıyor. Ağaçlar ve gökyüzü bu kıran kırana geçen savaşın sessiz tanıklarıdır. Dünyanın şiddeti dünyanın yaşıyla aynı yaştadır ne de olsa...

Soğuğu hissediyorsunuz..
Glass’ın insanüstü bir çabayla, adeta intikamına tutunarak verdiği bu yaşam mücadelesi çok çarpıcı sahnelerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Adeta birkaç kere yeniden doğuyor Glass; bir mezardan çıkıyor, bir hayvanın karnında geceliyor, açlıkla, soğukla, ölümcül yaralarla başa çıkıyor... Onu acılı ve dul bir baba olarak karşımıza koyması ise filmin yumuşak karnı. Ailesini kaybetmiş bir adam olmasa yaşama bu kadar tutunmayacak, yaşama dürtüsünü kaybedip, bir yerde teslim mi olacaktı illa ki Glass?
Buna karşılık kamerasıyla bir sinema ziyafeti sunuyor bize Innarritu, bazı uzun süreli ‘tek çekim’ler, efektleri çok iyi gizlenmiş heyecanlı sahneler ve kameranın zaman zaman karakterlerin yüzlerine iyice yaklaştığı anlar hikayeyi olduğundan daha gerçek kılıyor. Mesela soğuğu oturduğumuz yerden bu kadar hissettiğimiz film sayısı azdır.  
Leonardo DiCaprio’nun bir ayı tarafından resmen ‘harcandığı’ sahne de inandırıcılığından dolayı çok zor izleniyor. DiCaprio’nun nefes nefese ve belli ki ‘çok üşüyerek’ verdiği bu performans artık nihayet bir Oscar’ı da hakediyor. Tom Hardy’nin kendisinden beklenenin ne eksik ne fazlasını verdiği kötü adam performansı da etkileyici tabi ama yine de Oscar adaylığı getirmeli miydi tartışılır... 3,5/5

Diriliş
The Revenant
Yönetmen: Alejandro González Iñárritu
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Tom Hardy, Will Poulter, Domhnall Gleeson, Ferrest Goodluck
156 dakika

22 Ocak 2016 Cuma

“STARMAN” AİT OLDUĞU YERDE ŞİMDİ

90’lı yıllara çeyrek kalmış; 14-15 yaşında ergensin, kızgınsın, evde-okulda işler çok yolunda değil, öfkelisin ama çekingensin de, ne olmak istediğin konusunda hiçbir fikrin de yok, dünyanın en yalnız insanı sensin sanki, okumak/sinemaya gitmek bir yerden sonra yetmiyor, ne okulda mutlusun, ne evde, ne sokakta... Hani böyle ortada kaldığın bir dönem vardır o ergenlik zamanında, tam oradasın... David Bowie’yle tanışmak için en müsait zaman işte tam da bu zaman olsa gerek... Sonra bir kırılma noktası...
Beyoğlu’nda İstiklal Caddesinin sonunda, bahçe içinde (benim için adeta bir cennet bahçesi olan Narmanlı Han) küçücük bir plakçı dükkanında plaklardan kaset kaydı yapan gözlüklü bir ağabey var, adı Murat. (Yıllar sonra aynı gazetede, ‘Gazetepazar’da o müzik yazıları yazarken ben sinema yazacaktım...) Stüdyo İmge okumaya başlamışım ve ilk okuduğum sayıda sadece “Tonight” ve “Never Let Me Down” albümlerini bilip (en zayıf albümleri de denebilir) birkaç şarkısını sevdiğim David Bowie çıkmış karşıma. Sanırım çeviri bir Bowie yazısıydı okuduğum, soluğu plakçıda almışım. 1970 tarihli “The Man Who Sold The World” ilk kaydettirdiğim albümü oldu.
Kardeşimle paylaştığım küçücük odamda, yatağıma uzandım, kulağımda David Bowie “All The Madmen”i söylüyor. Bowie yıllar sonra intihar edecek olan şizofreni hastası üvey kardeşinin hastanedeki günlerini anlatıyor, sanki onun ağzından. Zaten kıstırılmış hissediyorsun, deliliğin sınırlarında dolaştırıyor seni: “Ben burada kalmayı tercih ederim, bütün delilerle birlikte / Üzgün adamlarla perişan olup, orada burada dolaşıp / Onlarla oynamayı tercih ederim, bütün delilerle birlikte”
Sonra “After All” geliyor... Rock müzikte hiç duymadığın vals dokunuşları ve panayır müziğinden esintiler var içinde: Kulağıma fısıldıyor şunları: “Bazı insanlar birlikte yürürler / ve bazıları yalnız ve sessizdirler / Bazıları koşarlar, küçük olanlar emekler / Ama bazıları sessizce oturur, onlar yaşlı çocuklardır, bu kadardır en nihayetinde..” Bana söylüyor sanki, sadece bana... “İnsanoğlu bir ‘engel’dir, palyaço kadar hüzünlü / Öyleyse hiçliğe tutun, o seni hiç bırakmaz”... “The Man Who Sold The World”de de tamamlıyor insanoğlunun hiçliğini: “Yalnız ölmeliydik / uzun, çok uzun zaman önce”.. Bunlar nasıl sözler? Bu nasıl bir müzik? Nasıl bir melankoli insanı sarıp sarmalayan... ‘Ben daha doğmamışken, 1970’de beni yakalamış bu adam’ hissiyatı, bir dostla kavuşmak sanki... Sonraki haftalar bütün harçlıklar Bowie plaklarından kaydedilmiş Bowie kasetlerine gitti. Hepsi defalarca dinlendi. Şarkılar ezberlendi. Röportajları okundu, onun işaret ettiği kitaplar, şarkılar, filmler bulundu. David Bowie ruhumu iyileştirdi, sakinleştirdi.
Dünyanın bir sahne olduğunu, hayatların birer film olduğunu, hepimizin de bu filmlerdeki birer oyuncu olduğumuzu şarkılarında bu kadar çok söyleyip de, bir bukalemun gibi sürekli değişen, karakterler yaratan bu komple sanatçı nasıl olur da benim neredeyse 30 yıl, onu en başından dinleyenlerin 50 yıllık bir zamandır kalbine dokunabildi? Bu kadar oyunculuğun, hikayenin içinde nasıl bu kadar ‘hakiki’ kalabildi? O farklı sesiyle, daha ingilizceye o kadar da hakim olmadan, o kadar şaşkın, o kadar tecrübesiz, yalnız ve mutsuz bir çocuğun kulağına ‘korkma yanındayım, cesur ol’ diyen bir adamdı bu adam. İnsana babası yapmıyor bu zamanda böyle bir şeyi neredeyse...
Sonraları Bowie neden uzay imgesiyle bu kadar uğraşıyor diye çok düşündüm onu dinledikçe. “Space Oddity” ile başlayan kendisini uzaya bırakan astronot Major (Binbaşı) Tom’un hikayesini “Ashes to Ashes”ta sürdürür. Dünyaya düşen bir uzaylının, Ziggy Stardust’ın sonu hazin hikayesini bir sene içinde bitirir ama Bowie’nin yıldızlararası yolculuğu kariyeri boyunca devam eder. “Starman”, “Fantastic Voyage”, “Dünyaya Düşen Adam” (The Man Who Fell The Earth) sinema filmi (sanki uyarlandığı romanı Walter Tewis onun için yazmış!), “Hello Spaceboy” ve sonunda da 2016’da “Blackstar” ile büyük uzay yolculuğunu tamamladı. Aslında meselesi, insanın içindeki uzaydı. Bizi içimizdeki uzayla tanıştırdı. Onu iyi dinleyenleri içlerindeki gizli kuytularını keşfetmeye çıkarttı.
Avrupalı dinleyecileri ise buna ek olarak Bowie’nin aynen vaadettiği gibi bir eğlenceli yolculuk yaşamıştı. Bizim gibi ülkelerde Bowie hayranlığının içinde bu kafası dumanlı eğlencenin, ‘glam rock’ın renkli dünyasının, Berlin barlarındaki gibi kalabalık eğlencelerin filan yeri pek azdır. Bizim gazeteler Bowie ile ilgili haberlerde kendisine “hötöröf” diye hitap etmektedirler hatta! Yani kibarca ‘ibne’! Bowie’nin Ziggy Stardust’ından haberleri yoktu, zaten olsa da büyüklerimizin prim vereceği bir şey değildi böyle şeyler... Anca görüntüsüne bakıp ‘ne kadın ne erkek olması’yla dalga geçilirdi.
Oysa o dünyadaki bu keşmekeşten sıkılmış, Mars’ta hayat olup olmadığını merak eden fare saçlı kızları (Life on Mars), dünyaya gelmenin büyük talihsizlik olduğunu düşünen, hep aynı arabayla kaza yapan oğlanları (Always Crashing In The Same Car) teselli eder. Bazen kendini bir uzaylı gibi hissetmenin şiirini yazar... Yalnızlığın müziğini besteler. Şarkıları kafanızda canlandırabileceğiniz dramatik imgelerle doludur.
Fantastic Voyage”da usulca şunu söyler Bowie: “Başkalarının depresyonuyla yaşamayı öğreniyoruz / Ve ben başkalarının depresyonuyla yaşamak istemiyorum”, giderek bir çığlığa dönüşen “Heroes”u dinlerken başkalarının depresyonundan bir gün kurtulacağımıza inandık fare saçlı kızlar ve hep aynı arabada kaza yapan oğlanlar olarak.
Tuhaf bir şekilde, kendisinin içinde başka ‘ben’ler taşıyıp bunlarla ne yapacağını bilemeyenlere binlerce kilometre öteden ulaşmayı başaran sanatçılardan biriydi Bowie. Bunu sadece şarkı sözleriyle değil, rock müziğe çok bağımlı kalmadan yaptığı bestelerle de gösterdi. Melankoli duygusunu sadece bildiğimiz, alıştığımız melodik yapılarda değil o yapıların arasında kalan ‘boşluk’larda da deneysel karışımlar yaparak yakaladı. Cazla, elektronik müzikle, ‘drum n bass’la, funk’la doldurdu. İnterneti en verimli kullanan oydu, tuhaf bir video oyununa müzik ve seslendirme yaptı (Omikron), çok istediği gibi bir sonuca ulaşamasa da bir rock grubu kurdu (Tin Machine), çocuklar için “Peter And The Wolf”u seslendirdiği bir plak bile yaptı... Sayısız müzisyene, yazara, şaire ve filme ilham oldu.
Ne zaman bir filmde rastlasam bir şarkısına, bir sırrım açığa çıkmış gibi olurum hâlâ yıllardır. Nasıl da yakışır bazı filmlere Bowie... Mesela “Space Oddity”, “Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı”nda hayal ettiği başka bir hayata son anda cesaretle atlamaya karar veren Walter’a eşlik eder (şu sahnede). “Seven”ı “Heart’s Filthy Lesson” ile “Amerikan Sapığı”nı da “Something In TheAir” ile kapatırız. Bu tekinsiz şarkılar iki filmin de hastalıklı hücrelerini deşifre ederek salondan ayrılmamızı sağlar. Dünyası Bowie’ye en yakın olan yönetmenler listesinin belki de başında olan David Lynch’in “Ateşle Benimle Yürür”ünde (Fire Walk With Me) iki dünya arasında kalmış bir ajan rolünde küçücük de olsa görünür ama esas Lynch’in “Kayıp Otoban”ına (Lost Highway) “I’m Deranged” ile müthiş bir karizma katar... “Francis Ha” ile sokaklarda “Modern Love” ile koşarız (bu sahnede), “Marslı”nın (The Martian) yalnız astronotuyla “Starman” eşliğinde süzülürüz Mars gezegeninde...
Sinemada da epey filmi vardır ama perdede en çok da “Dünyaya Düşen Adam” (The Man Who Fell The Earth), “İyi Noeller Mr. Lawrence” (Merry Christmas Mr. Lawrence), “Labirent” (The Labyrinth) ve “Açlık”taki (The Hunger) performanslarıyla hatırlanır...
David Bowie’nin öldüğü gün saatlerce ağladım... Michael Jackson’da da üzülmüş, bir parça ağlamıştım, ama klişe ifadeyle ‘çocukluğumdan bir parça daha gitti’ üzüntüsüydü o. Bowie’nin gidişinde hıçkıra hıçkıra ağlamamın sebebi onsuz günlerime geri dönme, yalnız kalma korkusuydu belki de. Ama şimdi elimde bir tomar CD, bir sürü kitap, filmler ve beraber onun müziklerini dinleyip kliplerini izlediğim bir oğlum var.
Bir sene önceden bildiği ölümüne hazırlık yaparken “Blackstar” ve “Lazarus” gibi son derece anlamlı sözler ve kliplerle donattığı 7 şarkılık bir albümle veda etti bize. Bana. Ruhumu temize çeken, beni sakinleştiren, bütün bu hoyratlığın ortasında insan olmayı çekilir kılan kahramanlarımdan biri olan David Bowie... Sana çok teşekkür ederim dostum, kendi Major Tom’umla beni barıştırdığın için... Ve teşekkürler son şarkında “Buraya yukarı bak, ben cennetteyim” diyorsun ya sakince, hâlâ teselli ediyorsun beni artık ait olduğun gökyüzünden...       



8 Ocak 2016 Cuma

THE HATEFUL EIGHT

Bu hikayenin bir kahramanı yok!
Quentin Tarantino’nun 8. sinema filmine kötü denilemez ama, ünlü yönetmenin eski  filmlerini de aratıyor.
Amerikan İç Savaşı bitmiş, ‘vahşi batı’nın da son demleridir. Çok sert geçen bir kış mevsiminde, ödül avcısı John Ruth, bir posta arabasıyla, yeni yakaladığı, başına ödül konmuş Daisy Domergue adlı bir kadını asılması için Red Rock kasabasına götürüyordur. Fırtına yüzünden yolda kalmış başka bir ödül avcısı olan, eski asker Warren’ı ve sonrasında rastladıkları ve Red Rock’ın yeni şerifi olduğunu iddia eden Mannix’i de arabaya almak zorunda kalır. Bu uyumsuz dörtlünün yolculuğu giderek artan kar fırtınası yüzünden sekteye uğrayacak ve Minnie’nin Yeri adlı bir konaklama yerine sığınacaklardır. Minnie’nin yerinde de onları bekleyen Bob, Mobray, Joe Gage ve emekli general Sandy Smithers vardır. İçerde şiddet dozu giderek artan bir sürü şey yaşanacaktır!
Filmin ilk yarısı, bütün karakterleri yavaş yavaş bir araya getirmeye çalışıyor ve eski Tarantino diyaloglarını özleten bol bol gevezelik içeriyor. Bariz bir sıkıntı iyice kendisini göstermeye başladığı anda Tarantino, filmin ortasına anlatıcı gibi girip kendi sesiyle aslında öykünün göründüğü gibi olmadığını bize söyleyip, çıkıyor! Sonrası korku filmlerine taş çıkartan bir kan ve dehşet senfonisi... Filmin merkezinde yer alan ve yer yer tekinsiz bir korku filmi canavarı gibi gösterilen Daisy’nin sürekli ve yerli yersiz hırpalandığı filmin, kadın düşmanlığı yaptığını da söylemek mümkün. Çünkü bu sahneleri eğlenceli bir vodvil duygusuyla sunuyor Tarantino. Aslında kendisi "Kill Bill" ve "Jackie Brown" gibi güçlü kadın kahramanlı filmler çekmiş bir insan, "Soysuzlar Çetesi"nde (Inglorious Basterds) bile kadınlara güçlü roller yazmış bir senarist. Buradaysa sanırım rayından çıkan egosantrik bir durum da var. Zaten takip ettiğimiz kadarıyla Quentin Tarantino ve Daisy'i canlandıran Jennifer Jason Leigh'in bugünleri filmin mizojinik olmadığını anlatmakla geçmekte...   
Diğer yandan filmin kafası da karışık. Film bize Amerikan ırkçılığıyla ilgili bir şeyler anlatmaya çalışıyor hatta belki de bu konudaki gidişata karşı umutsuz bir eleştiri de getiriyor denebilir. Ama sonuçta yine de bir netliğe kavuşmak çok da mümkün olmuyor. Ortada dolaşan ve Abraham Lincoln tarafından yazıldığı söylenen bir mektubun hikayesi var ama istenen yere bağlanamıyor bir türlü. Kuşkusuz filmin lezzet veren kimi nitelikleri de yok değil. Çünkü bu yine de bir Tarantino filmi! 
Ennio Morricone’nin müziği, kamera pek fazla dışarı çıkamasa da 70mm formatın verdiği büyük genişlik hissi, birbirinden iyi oyuncuları ve sürprizli sahneleri belli bir ilgiyle izletiyor filmi. Ama Tarantino’nun “Ucuz Roman” (Pulp Fiction) günleri çok çok gerilerde kalmış anlaşılan... 2,5/5

The Hateful Eight
Yönetmen: Quentin Tarantino
Oyuncular: Kurt Russel, Jennifer Jason Leigh, Samuel L. Jackson, Walton Goggins, Demian Bichir, Tim Roth, Michael Madsen, Bruce Dern, James Parks
167 dakika


CREED: EFSANENİN DOĞUŞU

Eski dostla duygusal buluşma...
Eski kahramanlar öyle ya da böyle teker teker dönüyorlar. Rocky Balboa da kendi hikayesinin yan karakteri olarak dönüyor “Creed: Efsanenin Doğuşu”nda... 

1976 yapımı ilk “Rocky” filmi ülkemizde ikincisinden de sonra, 1982 yılında vizyona girmişti. Yaşı tutanlar bilirler, eskiden filmler bize birkaç yıl sonra gelirdi. Dolayısıyla Türk seyircisi Rocky’nin hikayesini, yaşadığı zorlukları çoğunlukla aştığı yerden itibaren izlemeye başladı. Aslında ilk filmin senaryosu ders olarak okutulabilecek kadar düzgün ve iyidir. Kaybetmeye mahkum gibi görünen bir adamın, azimle ve çalışmayla tırmanışını, kendi hayatını kazanmasını anlatır. Hikayenin Philadelphia’da geçmesinin sebebi 4 Temmuz 1776’da Büyük Britanya Krallığı’na karşı ilan edilen Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin bu şehirde imzalanmış olmasıdır. Bu bildirgede şöyle bir madde vardır: “bütün insanlar eşit yaratılmışlardır, onları yaratan Tanrı kendilerine vazgeçilemez bazı haklar vermiştir. Bu haklar arasında yaşama, özgürlük ve refahını arama hakları yer alır.” Bu bilginin ışığında bakınca Rocky’nin hikayesi daha da anlam kazanır.
Serinin sonraki filmlerinin dertleri başkadır elbette. Ama ilk film, ‘ezilen’ Rocky’nin ağır sıklet boks şampiyonu Apollo Creed’in karşısına çıkabilme çabası, yani bir eşitlik ve onur mücadelesidir. 'Senaryoda karakter yaratımı' konusunda örnek bir filmdir.    
Yıllar sonra seriye katılan bu taze film, “Creed”in ana kahramanı ise Rocky’nin ilk rakibi sonra da kadim dostu olan Apollo Creed’in dul karısı tarafından yetimhaneden çıkarılıp zenginlik içinde ve bir finansçı olarak (!) büyütülen oğlu Adonis. Adonis’in meselesi ise babasının soyadıyla değil kendi adıyla boks ringlerinde başarı kazanmak... Hiç tanımadığı babasının isminden ve hayaletinden kaçıyor ama bir yandan da onun mirasına sahip çıkmaya çalışıyor bu genç arkadaş! Bu önemli ayrıntıya takılmazsanız film büyük bir zevkle izletiyor kendini. Çünkü yönetmen Ryan Coogler, bu sıralarda yıllar sonra devam ettirilen diğer serilerde olduğu gibi model olarak kendisine ilk filmi almış. 
Yine Philadelphia’da geçen filmde, bu sefer Adonis’in yükseliş hikayesinde Rocky’i bir yan karakter, yaşlı bilge antrenör olarak izliyoruz. Senaryo ve film Rocky’i çok güzel konumlandırıyor bu hikaye içinde. Adonis, özgüveni tavan yapmış İngiliz rakibi Ricky Conlan’la yapacağı maç için hazırlanırken, amcam dediği hocası Rocky’yle omuz omuza bir ayakta kalma mücadelesi içine giriyor. Rakibin İngiliz olması da Amerikan tarihine bir gönderme gibi sanki. Adonis'in İngiliz zorbasına karşı direnişi!  
Film, her ne kadar Adonis ve Rocky farklı sınıf ve dertleri temsil ediyor olsa da, geçmişle bugün arasında güzel ve duygusal bir köprü kuruyor sık sık. İlk “Rocky” filmini izlediğiniz zamanki duygularınızı hatırlatıyor size. Zaten gücünü de en çok bundan alıyor. Sonra da Coogler’ın bazı uzun ve ihtişamlı tek planları (Adonis'in ringe çıkışında Rocky'nin onun omuzuna yasladığı eli), filme çok iyi yerleştirilmiş müzikler ve ilk filme saygı duruşu yapan finaliyle filmden alınan lezzeti iyice tamamlıyor.
Sylvester Stallone abartısız ve omuzları düşük performansıyla izleyenlerin sevgisini kolayca kazanıyor hemen. Michael B. Jordan ise Creed rolünde antipatik değil belki ama karakterin senaryodaki defosundan da zarar görmüyor değil. 3,5/5

Creed: Efsanenin Doğuşu
Yönetmen: Ryan Coogler
Oyuncular: Michael B. Jordan, Sylvester Stallone, Tessa Thompson, Phylicia Rashad, Andre Ward, Tony Bellew, Ritchie Coster
133 dakika

1 Ocak 2016 Cuma

KOCAN KADAR KONUŞ: DİRİLİŞ

Her şey evlilik aşkına!
Evliliğe odaklı yetiştirilen Türk kızlarının medarı iftiharı Efsun, “Kocan Kadar Konuş: Diriliş”te eleştirdiği ne varsa bir bir yapıyor evlenebilmek için...

Romantik komedi türüne ait filmler tabi ki evliliği özendirici, tek eşliliği savunan ve daha çok kadın seyirciyi hedefleyen filmlerdir. Türk sineması 1960-70’lerde bu türden iyi komediler üretebilmiş bir sinemaydı. Sonra uzun süre kimse bulaşmadı böyle hikayelere, çünkü başta Hollywood’dan olmak üzere iyi yabancı örnekler birbiri ardına geliyordu sinemalarımıza.
Son dört beş yılda televizyon ve sinemamız rom-kom türünü yeniden keşfetti adeta. Şimdi birbiri ardına gelen ve çoğunluğu çıkışını yabancı bir filmden, diziden alan yapımlar sardı ortalığı. Çoğunluğu da düğünle bitmekte. Geçen yıl izlediğimiz “Kocan Kadar Konuş” bu yapımların içinde diğerlerinden farklı bir yapıda kendine yer açabilmişti. Filmin uyarlandığı popüler romanın yazarı Şebnem Burcuoğlu yeni bir şey anlatmıyordu aslında ama yönetmen Kıvanç Baruönü ile birlikte ayakları yere basan sağlam bir ana karakter inşa etmişlerdi. Her ne kadar Hollywood formüllerini (edebiyatta da Bridget Jones ekolünü) takip etse de, Ezgi Mola’nın enerjik ve parlak performansıyla 30 yaşında henüz evlenmemiş Efsun adlı Türk kızının peşine takılıp gittik. Zeki, nüktedan ve edebiyat tutkunu Efsun’un zaman zaman kameraya dönüp seyirciyle konuşması bile kitlesi tarafından pek yadırganmadı. Bizim dizi ve filmlerde pek sevilmez öyle şeyler, bilirsiniz.
Efsun Türk kızlarının doğar doğmaz evliliğe odaklı yetiştirilmelerinden, ‘evde kalma’ korkusuyla geçen yıllarından, ruh eşini bulma aktivitelerinden gayet sıkılmış ve bu sıkıntısını son derece samimi ve esprili diyaloglarla da bizimle paylaşan bir film kahramanı. İlk filmde yaşanan sorun, Efsun’un bütün direncinin lise aşkı Sinan’la yıllar sonra karşılaşmasının ardından birer birer kırılıyor olmasıydı. Tabi ki hikaye gereği böylesi bir kırılma yaşanmalı, sonuçta “Kocan Kadar Konuş” da bir romantik komedi ve olaylar bir şekilde evliliğe bağlanmalı! Ama eleştirdiği noktada bu kadar güçlü durabilen bir kadının sonunda istemediği bir sürü şey yaşıyor olması ve tüm bunları ne kadar dalga geçiyor olsa da birer birer yerine getiriyor olması onun karizmasını bir parça bozuyor doğrusu. Nitekim ikinci film tümüyle bunun üzerine kurulu.
Efsun ilk filmin sonunda öyle bir noktaya gelmiştir ki Sinan’a evlenme teklif etmiştir! Şimdi de düğün hazırlıkları vardır ve Efsun’un hep eleştirdiği ama geçilmesi gereken her türlü safha ona rağmen gerçekleşir. Buradan da komik sahneler ve olaylar birbirini takip eder. Hikayenin bu bölümünde Sinan’ın rolü ilkinden daha da aşağı çekilmiş. Damadın evlilikle ilgili söz hakkı, tıpkı kız babası gibi, neredeyse hiç yok. Büyük şehirlerdeki evlenme işleri tümüyle kadınların fetiş bir olayı olup, onlar tarafından yürütülen bir ritüel. 
Serinin ikinci filmi yine benzer Hollywood modellerini düzgün bir yönetmenlikle ve çok da aksamayan bir senaryoyla takip ediyor. Ama şüphesiz önceki filmde olduğu gibi bu da Ezgi Mola’nın yüksek enerjisine çok şey borçlu. Oyuncu göründüğü her an, küçük bir jestiyle ya da tek bir bakışıyla o sahneyi daha sıcak kılmayı başarıyor. Sinan’ın babaannesi rolünde kadroya katılan Hümeyra ve Efsun’un anneannesi olarak ikinci kez izlediğimiz Nevra Serezli’nin karşı karşıya geldiği atışma sahneleri de filmin lezzetini arttırıyor. Çekingen de olsalar küçük cinsel imalarla süslü birkaç espri de ihmal edilmemiş. Keşke daha cesur olunabilse, ama cesur olmak bu Türkiye ortamında maalesef giderek zorlaşan bir durum.
Birbirinden cıvık komedilerle dolu filmlerimiz arasında “Kocan Kadar Konuş: Diriliş” farklı ve nitelikli kalabilmeyi başarıyor. 2,5/5

Kocan Kadar Konuş: Diriliş
Yönetmen: Kıvanç Baruönü
Oyuncular: Ezgi Mola, Murat Yıldırım, Hümeyra, Nevra Serezli, Eda Ece, Muhammet Uzuner

107 dakika

BASKIN: KARABASAN

Nihayet cinsiz bir korku filmi...
“Rezervuar Köpekleri”nin başında bir masa etrafında oturmuş, bir soygun için biraraya gelmiş adamların kahve sohbetini izleriz. Tek bir cümlede bile “soygun” kelimesi geçmez ama filmle alakasız konularda konuşan karakterleri ilk 10 dakikada büyük oranda çözeriz. Korku filmi fanatiklerinin merakla beklediği yerli korku filmi “Baskın”a, sonradan büyük bir belaya bulaşacak beş polisi bir yemek masasında izleyerek başlıyoruz. Son derece kaba ve cinsiyetçi olmaları, şişirilmiş egolar ve şovenist tavırları hepsinin ortak paydaları. Belli ki rozet ve silahın gücüne sığınmış, ‘iktidarsız’ tipler. İçlerinden bir nebze öne çıkan genç polis Arda’nın rüyalarına giren çocukluk anısı da bizi pek bir yerlere götüremiyor. Freudyen bir gözlükle bakınca, baba ve aile kurumunun, otoritenin birey üzerindeki etkisinden yürüyünce bir şeylerin ucu görünüyor...  Ama buradan girilecekse, bu meseleye daha çok odaklanan bir metin üzerinden gidilmeliydi sanki. Diğer karakterlerin ise birbirlerinden ayırt edici hiçbir özellikleri yok. Bunlar araçlarına doluşup bir polis çağrısına cevap verirler ve vardıkları yerde (Osmanlı karakoluymuş) onları büyük işkenceler beklemektedir.
“Baskın”ın görsel dünyasının çok başarılı olduğunu en baştan söylemek lazım. Üstelik nihayet cinli islami korku filmlerinin ötesinde farklı bir yerde duran bir tavırla gerçekleştirilmiş. Ama sinema ne kadar görsel bir sanat olsa da bir hikaye anlatma sanatıdır. Bu yüzden filmin olanca güzel kadrajlarına, iyi tasarlanmış müziklerine ve makyaj başarılarına rağmen senaryosundaki sorunları gözardı edemiyorum. Genç yönetmen Can Evrenol’un ilk başlarda doğru bir hikayeyle yola çıktığını ama sonrasında korku türüne ait çok sevdiği filmlerden bir karışıma yöneldiğini düşündüm izlerken. Clive Barker’dan girip John Carpenter’dan çıkan, “Sessiz Tepe” (Silent Hill), “Teksas Katliamı” (Texas Chain Saw Massacre), “Ufuk Faciası” (Event Horizon), “Hellraiser”, “Rec”, “Sınır(da)” [Frontier(s)] gibi ait oldukları alt türlerin en akılda kalan yapımlarını hatırlatan sahneler ve imajlar yaratan Evrenol, karakterlerini ve hikayesini derinleştirmeyi bırakıp kurduğu görsel dünyanın peşine takılıp kayboluyor. Yavuz adlı karakterin işkencecisine “ben devletim” diye bağırması devletçilik eleştirisi yaptığına işaret ediyorken tarikatın lideri “Baba”yla, Arda’nın küçükken anne-babasının yatak odasında duyduğu seslerden ulaştığımız kendi (muhtemelen polis olan) babasına kurulan köprü de kaba bir Freud okumasına pencere açıyor. Arda’nın annesiyle yatan babasının intikamını, ona yıllarca babalık yapan amcasından edindiği bir silahla cehennemin ‘baba’sından alıyor olması da altından çok kalkılabilen olgun bir fikre dönüşememiş.   
Yavuz’un onun anlattıklarına gülen garson çocuğu dövmesi “Sıkı Dostlar”ı (Goodfellas), sık sık görünen ve şamanizmde temizlik bilgisini simgeleyen kurbağa imajları da “Manolya”yı (Magnolia) hatırlatmıyor değil bu arada. Polislerden en zayıf karakterli olanının bir sabunlukta kurbağa görmesiyle başlayıp yer yer görünmeye devam eden bu kurbağa imajları bu pis polislerin karakolda kendilerini bekleyen vahşiler tarafından ‘temizlenecek’lerini ima etmekte sanki. Bazı sahnelerde küçük lekeler gibi görünen Türk bayrağı (mesela silah kabzasında), Fatih Sultan Mehmet, Atatürk görselleri milliyetçilik, ulusalcılık, Osmanlıcılık eleştirilerini mi işaret etmekte acaba? (Osmanlı karakolu da şimdiki cumhuriyetin babası mı mesela?)  Bütün bu işkenceler genç polis Arda’nın gördüğü bir kabustan mı ibaret? (Filmin adına bu yüzden mi “Karabasan” kelimesi eklendi acaba?) Bu kötü polisler (erkekler) ilahi bir güç tarafından cezalandırılıyorlar mı? Bir tarikatın kurbanı mı oluyorlar? Film polis ve devlet faşizmini mi eleştiriyor ya da babalarının gölgesinde büyüyen erkek çocuklarının babalarından kurtuluşunu mu anlatıyor? Sarmal bir yapıya işaret eden 'final twist'i ise bütün hikayeyi kucaklamıyor sanki... 
Ama Can Evrenol’un yönetmenliği kesinlikle umut veriyor. Yepyeni hikayelerde çok daha iyi filmlerin geleceğini işaret ediyor bize... Bu da bu zaman ve sinema ortamında az bir şey değil doğrusu... 2,5/5

Baskın: Karabasan
Yönetmen: Can Evrenol
Oyuncular: Ergun Kuyucu, Görkem Kasal, Muharrem Bayrak, Fatih Dokgöz, Mehmet Cerrahoğlu
97 dakika

26 Aralık 2015 Cumartesi

ERTUĞRUL 1890

Olmuyor, olamıyor, bu gidişle olamayacak da!
Japonya-Türkiye ortak yapımı olan “Ertuğrul 1890”, iki ülke arasındaki ilişkileri sağlamlaştırmayı hedefleyen bir ‘canlandırma’ daha çok. Başka bir mantıkla ele alınabilseymiş şahane bir epik film olabilirmiş...

1887’deki Japon heyetinin İstanbul ziyaretinden birkaç yıl sonra Sultan II. Abdülhamit, bir iade-i ziyaret amacıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun gurur duyduğu Ertuğrul fırkateynini Japonya’ya uzun bir sefere gönderir. 600’den fazla mürettebatıyla İstanbul’dan yola çıkan gemi aylarca süren yolculuk sonunda Japonya’ya varır. Ancak dönüş yolunda çok sert bir fırtınaya denk gelinir ve bu büyük gemi sürüklendikleri kayalara çarparak parçalanır. Muhtelif kaynaklara göre bu kazadan 60 küsur denizci kurtulabilmiştir sadece ve 500’den fazla şehit vardır... Kurtulanlar ise büyük oranda hayatlarını Kushimoto kasabasının fakir köylülerinin canhıraş yardımlarına borçludur.
Japon yönetmen Mitsutoshi Tanaka, bu deniz kazasını öncesi ve sonrasıyla teknik olarak aşmayı başarıyor. Ancak senaryo biraz da iki ülkenin devletlerinin süzgeci ve gözetiminden geçtiği için olsa gerek kamu spotu mantığından çok da uzaklaşamayıp ete kemiğe bürünemiyor. Balıkçılıkla geçinen Japon köylülerinin ve parasız hizmet veren doktorun hikayenin içindeki varlıkları çok da güçlü değil. Ertuğrul fırkateyninin içindeki askerlerin arasına da şöyle bir giriyor kamera ama dolaşmaktan öteye geçemiyor. Aylarca süren yolculuğun onlarda yarattığı etkiye çok az şahit olabildiğimiz gibi kazadan sonra kurtulanların o köydeki hallerine de fazla şahit olamıyoruz, hepsi figüran olarak kalıyorlar. Oysa dillerinden tek kelime bile anlamadıkları yoksul köylüler tarafından kurtarılan askerlerin o küçücük köyde yaşadıkları üzerinden neler anlatılabilirdi.. Yüzbaşı Mustafa (sektörün yeterince faydalanmadığını düşündüğüm Kenan Ece) ve makine dairesinden sorumlu Bekir Çavuş (yine daha fazla değerlendirilmesi gereken oyunculardan Alican Yücesoy) karakterlerine belli bir ölçüde yoğunlaşıyor senaryo ama yeterli olamıyor. İkisinin birbirlerine olan ‘gıcıklığı’ ise “hoca bana taktı” klişesinin ötesine geçemiyor. Geminin koca yolculuğunda neler yaşandığına değinilmediği gibi Japonya’daki limanda gemicilerimizin yakalandığı kolera salgınının da sadece bir cümle içinde kullanılması ayrı bir enteresan! Nişanlısını yine bir deniz kazasında kaybetmiş olan Japon hemşire kızın, Mustafa’ya olan yakınlaşması ise böylesi bir epik filmde minimum olması gerektiği kadar bile yer bulamamış kendisine, yarım yamalak kalmış...
Filmde Uğur Polat, Mehmet Özgür ve Tamer Levent gibi usta oyuncularımızın da olmasına rağmen hepsi figüran gibi kullanılmışlar. Japon yönetmen bile kendi milliyetinin karakterlerine yabancılaşmış adeta, hiçbiri tatmin edici şekilde perdeye yansıtılamamışlar. Klişe tipler olarak kalakalmışlar.  

İkinci yarı da sorunlu!
Tabi bu sıkışıklığın sebeplerinden biri de filmin ikinci bölümünde 1985 yılında yaşanan bir olaya daha yer verilmesi. İran-Irak savaşı sırasında Saddam Hüseyin’in 24 saat sonra İran hava sahasını sivil uçaklara kapatacağını ilan edip bu yasağa uymayan tüm uçakların düşürüleceğini duyurmasının ardından ülkedeki yabancılar kendi vatanlarına dönmek için büyük bir mücadele vermek zorunda kalırlar. Japon hükümeti 200’ü aşkın vatandaşı için bir uçak gönderemez, dönemin başbakanı Turgut Özal’dan yardım ister. Özal da THY’ye gizli bir seferle bir uçak daha gönderilmesi talimatını verir. Uçak yasağın başlamasından birkaç saat kala iner, Tahran’daki Japon işçileri ve ailelerini alıp İstanbul’a taşır.
Film bize bu olayı da anlatıyor ikinci yarısında. Ertuğrul vakasındaki Japon köylülerin fedakarlığının karşılığının Tahran’daki uçağı bekleyen Türklerin yerlerini Japonlara vermesi üzerinden ödendiğini ima ediyor. Ama özellikle de Türk yolcuların kendi yerlerini Japonlara verdiği sahnedeki “reklam filmi” kokusu çok belirgin. Bu sahnenin dramatik olarak ‘iteklenmiş’ olduğu açıkça belli. Zaten zamanın gazetelerini araştırınca olayın tam da öyle gerçekleşmediği belli oluyor. Tabi ki sinema filmlerinin tarihi olayları dramatize ederek göstermesi alışkın olduğumuz bir şey. Ancak hikayenin bu ikinci kısmı o kadar fazla süslenmiş ve devletçi bir bakışla ele alınmış ki yapılan bütün abartılı dramatik müdahaleler sırıtıyor. Özal’a “Ne mutlu bana ki böyle aziz bir halkın başbabakanıyım” dedirtmek filan da komik oluyor bunların üzerine... 
Kenan Ece’nin ve Shiori Kutsuna’nın her iki bölümde de farklı karakterlerde rol almaları da akla “reenkarnasyon”u getiriyor ama filmde o kadar çok göze batan şeyin arasında hoşgörülecek bir espri olarak kendisine yer bulabiliyor yine de.
Çok emek harcandığı her karesinden belli olan “Ertuğrul 1890” daha özgür bir sermayeyle ele alınsa ve daha güçlü bir senaryosu olsa çok daha kalıcı ve etkili bir film olabilirmiş. Ama bu tercih edilmeyip büyük, pahalı, "resmi" ve bol hamasetli bir reklam filmi yapılmak istenmiş. Yazık olmuş...  2/5

Ertuğrul 1890
Yönetmen: Mitsutoshi Tanaka
Oyuncular: Kenan Ece, Yukiyoshi Ozawa, Shiori Kutsuna, Alican Yücesoy, Melis Babadağ, Mehmet Teoman, Uğur Polat, Tamer Levent
132 dakika

18 Aralık 2015 Cuma

STAR WARS: GÜÇ UYANIYOR

Üç kuşağın beklediği film! 

“Star Wars: Güç Uyanıyor” büyük bir medya bombardımanı eşliğinde geldi nihayet. Serinin fanatikleri genelde memnun. Nasıl memnun olunmasın ki, bütün eski dostlar tekrar aramızdalar...

İlk “Star Wars” filmini izlediğimde 7-8 yaşlarındaydım. Amcam beni elimden tutup Topkapı Sur sinemasına götürdüğünde olağanüstü bir şey seyredeceğimi biliyordum. Daha gazete ilanlarından belli ediyordu kendisini. Büyülenmiştim ve uzun bir süre her gece yatmadan önce yatağımda filmi baştan aşağı kendime sahne sahne hatırlatarak uyuyakalmıştım. 
1977 yapımı ilk “Yıldız Savaşları” filmi tam üç yıl sonra 1980 yılında ülkemiz salonlarında izlenebilmişti... 12 Eylül darbesine adım adım yaklaşıldığı günlerde biz çocukların dünyasına güneş gibi doğmuştu. Mitolojiden, çizgi romanlardan, western sinemasından, doğu mistizminden beslenerek yaratılmış şahane bir fantastik karışımdı ve zamane çocuklarının daha önce hiç izlemedikleri bir şeydi.
George Lucas hikayesini anlatmaya tam ortasından başlamış, 1977’de başlayıp üçer yıl arayla çektiği orijinal üçlemenin öncesini de 1999 yılında başlayıp yine üçer yıl arayla çektiği ikinci bir üçlemeyle anlatabilmişti. İkinci üçlemenin olanca ‘karton’ görünümlerine rağmen yine de iyi olduklarını düşünenlerdenim. Özellikle de Anakin’in Darth Vader’e dönüşme filmi olan  “Episode III: Revenge of the Sith”in karanlığı ve altında yatan politik zemini etkileyicidir. Bu rengarenk fantazyanın altında katılın ya da katılmayın hep bir politik zemin de vardı zaten. 
Her ne kadar “uzun zaman önce, çok çok uzak bir galakside” diye başlasa da “Star Wars” evreni o kadar da uzağımızda olmadı hiçbir zaman. Doğu dinlerinin bir karması gibi karşımıza çıkan ve jedi şövalyelerinin dillerinden düşürmedikleri “güç” (kudret) kavramı bizde tasavvufi okumalara son derece açıktır. Bütün canlıların evrene kattığı enerjinin toplamını “force” ile ifade eder. İnsan çevresindeki enerjiyi olumlu ya da olumsuz bir hale getirebilecek güçte bir varlıktır. Mesele insanın içindeki aydınlık-karanlık tarafların dengesini ne derece koruduğu ve içindeki aydınlığa ya da karanlığa kendisini bırakıp bırakmadığıdır. Orijinal üçlemenin ‘karanlık tarafı’nı soğuk savaş yıllarının popüler tabusu Sovyet Rusyası, iyi tarafını ise özgürlükçü kapitalistler olarak okumak da mümkündü. Ama sonraki üçleme kesinlikle ABD’nin Bush dönemine karşı sert bir eleştiriydi.
Yarattığı korku politikalarıyla bütün galaksiyi yönetimi altına almak isteyen imparatorluk, eski cumhuriyeti yıkıp faşist bir idare kurmayı amaçlar. Direnişçileri örgütleyen jedi şövalyeleri ise içlerinden çıkıp bütün dengeleri altüst eden Anakin Skywalker’ın katkısıyla büyük bir hezimete uğrar. Orijinal üçlemede de, karanlık tarafına yenilip Darth Vader’a dönüşmüş olan Anakin’in oğlu Luke Skywalker’ın ‘jedi’ olma sürecini izliyor ve onun öncülüğünde toparlanan asiler sayesinde imparatorluğun çöküşüne şahit oluyorduk.

Yeni ama çok da tanıdık
Yeni üçlemenin bu ilk filminde ise bu çöküşün 30 yıl sonrasına gidiyoruz. Orijinal üçlemenin senaryolarında da adını gördüğümüz Lawrence Kasdan’ın senaryosundan da anladığımız gibi, yönetmen J.J. Abrams’ın tercihi eski üçlemeye daha yakın bir film yapmakmış. Abrams yeni kuşaktan çok serinin eski fanatiklerini daha çok önemseyip onları hoş tutmayı istemiş öncelikle. Filmin yeni ‘kötü’ Kylo Ren’in girişiyle başlaması, iyi kahramanların hikayeye bir droid tarafından dahil edilişleri, bilge bir kahramanın büyük mücadeleyi başlatıp hayatını kaybetmesi, trajik bir baba-oğul hesaplaşması, Yoda gibi iri gözleri olan ufak tefek bir karakter, paralel kurguyla hem havada hem de yerde süren bir düelloyla gelen final, Finn'i baygın bir halde bırakmamız, jedi olduğunu yeni keşfeden bir ana karakter vs... Bütün bunlar orijinal üçlemeyi çok fazla hatırlatan dramatik numaralar. Abrams, bizi Han Solo, Leia, C-3PO, R2D2, Chewbacca ve Luke Skywalker’la misafir oyuncu mantığından uzak bir şekilde buluşturarak da tam tatmin sağlama peşinde. Filmin en iyi taraflarından biri de bu zaten. Yeniden çevrimlere konuk oyuncu olan eski başrol oyuncuları gibi değiller kesinlikle... Sanki o evrende yıllarca bizden uzak yaşamış o karakterler...
Bu sefer hikaye eski imparatorluğun kalıntılarından doğan ve “İlk Düzen” adlı yeni bir askeri organizasyonun yükselişiyle başlıyor. Snoke adlı kötü bir lider, tıpkı eski imparator Darth Sidious’un Anakin’i karanlık tarafa çekmesi gibi bir zamanlar Luke Skywalker’ın öğrencisi olan Kylo Ren’i yeni bir Darth Vader gibi maskeli bir kötülüğe dönüştürmüştür. Bütün dengeleri bozacağını düşündükleri, jedi soyundan gelen ve belli ki bu yeni üçlemenin Obi-Wan Kenobi’sine dönüşecek olan Luke Skywalker’ı bulup yok etme planlarını Leia ve Han Solo’nun öncülüğündeki direnişçiler bozmaya çalışırlar. İlk Düzen’in zırhlı askerlerinden biriyken vicdanının sesini dinleyerek asilere katılan Finn ile hurda satarak geçinmeye çalışan esrarengiz bir kız olan Rey de bu macerada önemli roller oynayacaklardır. Serinin fanatik izleyicilerini yeni karakterler konusunda memnun etmek çok zor ama, aralarındaki ilişki biraz ‘hızlı’ gelişiyor olsa da, Rey ve Finn bu konuda pek zorluk yaşamayacaklar gibi görünüyor. Bu arada yeni üçleme her zamankinden daha da büyük bir faşizm eleştirisi yapacak belli ki. Daha büyük bir ‘Ölüm Yıldızı’nı çok kalabalık bir asker topluluğunu ilk filmden gördük bile! Açıkçası Snoke adlı yüce liderdeki aceleye gelmişlik hissi beni rahatsız etmedi değil. Sıradan bir fantastik filmin kötü canavarı gibi görünüyor. Keşke hiç görünmeseydi, sadece esrarengiz bir ses olsaydı mesela!  
Henüz izlemeyenler için filmin sürprizlerini bozmayalım ama “A New Hope” ile olan bütün benzerliklerine rağmen kendisini baştan sona sıkmadan izleten filmde cevabı verilmeyen bir sürü de soru var... Kylo Ren’in Luke Skywalker’ın öğrencisiyken neden ondan ve ailesinden koptuğunu, Han Solo ve Leia’nın arasına neden büyük bir mesafe girdiğini, yeni kötü Snoke’un aslında kim olduğunu, Luke Skywalker’ın yerini gösteren haritanın ele geçiriliş hikayesini, Rey ve Finn’in geçmişlerini ve kim olduklarını henüz söylemiyor film. Lucas’ın 1977’de yaptığı gibi yine meselenin ortasından dalıyor anlatmaya... Muhtemelen de devam filmleriyle birlikte güzel bir bütün oluşturacak..
Sonuç olarak filmi sevip sevmemenizin ilk “Star Wars” filmi ile kurduğunuz kişisel bağla çok ilgisi var. Dört beş ay önce sosyal medyada yaptığım bir yorumda, ben olsam senaryoyu dört bir yana dağılmış ana karakterlerin tekrar bir araya toplanma filmi olarak tasarlardım ve ana karakterden birini de trajik bir şekilde öldürürdüm demiştim. Luke Skywalker’ın da filmde nasıl görüneceğini az buçuk tahmin etmiştim. “A New Hope”la yapılan, evet kimi zaman dozu biraz da kaçan bu 'aşinalık duygusu'na bozulan ve daha yeni bir şey bekledikleri için hayal kırıklığı yaşayan insanları da anlıyorum. Ama ne yapılırsa yapılsın 8-10 yaşlarında perdede izlediğimiz o ilk “Star Wars” deneyimini artık aynen yakalayabilmemiz mümkün değil maalesef! Hem bizim yaşanmışlıklarımız hem de sinemanın bugün geldiği nokta bize o deneyimi bir daha asla yaşatamayacak çünkü...
Diğer yandan genç seyirciler benim yaşımdakilerden farklı değerlendireceklerdir filmi illa ki. Bazı sahnelerinde, hayatımın en mutlu günlerinden biri olan ilk “Star Wars” filmini izlediğim o günü bana hatırlatan heyecanı ve bugünkü hüznümü hissedemeyecekler belki ama eminim filmden yine de zevk alacaklar... 4/5

Star Wars: The Force Awakens
Yönetmen: J.J. Abrams
Oyuncular: Harrison Ford, Carrie Fisher, Mark Hamill, Daisy Ridley, John Boyega, Adam Driver, Oscar Isaac, Lupita Nyong'o, Andy Serkis, Domhnall Gleeson, Anthony Daniels, Max Von Sydow
135 dakika






STAR WARS EVRENİNİN YENİ KAHRAMANLARI


REY (Daisy Ridley)
Hiçbir “Star Wars” filminde görmediğimiz güçte bir kadın karakter olmuş Rey. Hem Luke Skywalker hem de Han Solo’nun en iyi özelliklerini üzerinde taşıyan adeta bir Mad Max karakteri ya da bir çöl savaşçısı gibi... Biraz Keira Knightley’i andırsa da ondan güzel olan İngiliz genç oyuncu Daisy Ridley yeni üçlemenin kilit karakterlerinden birine hayat veriyor..












FINN (John Boyega)
Bir İlk Düzen askeriyken, bütün bir köy halkının katledilişine tanık olduktan sonra önce canını kurtarmak için kaçan sonra da direnişçilere katılan Finn, “Star Wars” evreninin en baskın siyahi kahramanı oldu şimdiden. Orijinal üçlemede tanıdığımız Lando karakterinin oğlu olmasından şüphelensek de film henüz bu konuda bir fikir vermiyor.












KYLO REN (Adam Driver)
Filmi henüz izlemeyenlerin tadını kaçırmayalım şimdi ama asıl adı Ben olan Kylo Ren’in anne-babasını çok iyi tanıyoruz.... Ama Darth Vader’a olan hayranlığı ve kalıtımsal benzerliği yeni üçlemenin en tehlikeli karakteri haline getiriyor onu. Kylo Ren’in henüz eğitimi tamamlamamış olması ve içindeki baba nefreti onu çok ilginç ve sürprizlere gebe bir karanlık karakter haline getiriyor...   












POE DAMERON (Oscar Isaac)
Direnişçilerin en usta pilotu... Luke Skywalker’ın bulunduğu yeri gösteren haritanın eksik parçasını bulan önemli bir karakter. Sonraki filmlerde daha etkili bir rolü olacak, hatta sonraki filmlerin Han Solo işlevini görecek belli ki...  












BB-8
Yeni droidimiz şahane bir tasarıma sahip. Bu kez daha duygusal bir droid olması tasarlanmış. Bu anlamda biraz “Wall-E”yi andırıyor ve sadık bir köpek yavrusu gibi aynı zamanda. Eski droid kahramanlarımız C-3PO ve R2D2 da var filmde ama BB-8 resmen rol çalmaya başladı daha ilk filmden...

11 Aralık 2015 Cuma

"DÜĞÜN DERNEK" OLAYI

"Düğün Dernek"in olayı nedir? İkinci film nasıl?
İlk “Düğün Dernek” filmi bize bir kez daha Türk sinemasının gişe filmlerinin komedi türüne mahkûm olduğunu kanıtladı. Türkiye’nin bu kasabalılıktan kurtulamamasının da bir göstergesidir bu tür ‘taşrada geçen komedi’lerin bu kadar rağbet görmesi. Tutan komedi filmlerindeki bu ‘yöresel’ dokunuşların fazlalığı, şehir hikayelerinin giderek azalmasına yol açıyor. Özellikle de komedi türünde. Bu filmlerin giderek afişleri, müzikleri, karakterleri de birbirlerine benzer oluyorlar. Ancak sinemacılarımız bundan pek rahatsız değiller anlaşılan... 
Konunun bu tarafı ayrı, diğer tarafta ise hakikaten de Murat Cemcir ve Ahmet Kural gibi iki yeni yetenekli komedi oyuncusunun getirdiği farklı bir dinamizm de yok değil. İlk “Düğün Dernek”in olanca hafif senaryosuna ve izlendiği iki saatin dışına taşamayan bir film olmasına rağmen neden bu kadar sevildiğini anlamak da mümkün. Bu toplum özellikle de son üç yıldır çok mutsuz. Sinemada kendisine kaçış için bu tarz komedileri seçiyor. Maksat hikaye izlemek değil burada. Oysa ben ve benim gibiler “İşler Güçler” ekibinin televizyon dizileri ortamına getirdiği ‘farklı bakış’ın sinema karşılığını aradık ilk “Düğün Dernek”de. Ekibin ilk sinema filmi "Çalgı Çengi" bu konuda umut ışıkları yakan bir filmdi. Cem Yılmaz'ın da desteğiyle belli oranda 'kült' mertebesinde değerlendirildi.
Benzer bir yaratıcılığa “Düğün Dernek”in belli sahnelerinde de az da olsa rastladık. Ama açıkçası daha kalıcı bir komedi beklentimizi karşılayamadı. Meşhur 'halay sahnesi' dışında zihinlere nakşolacak bir sahne kalmadı sanki filmden... Daha ilk üç gününde bir milyon barajını aşan bu ikinci “Düğün Dernek”in de en azından ilk filmdeki düzeyi koruyacağını bekliyor insan. İlk üç gününde bir buçuk milyona ulaşmasına ve muhtemelen yine milyonlara ulaşacak hasılat rakamına bakmayın. Bu sonuç filmin çok iyi, çok komik olmasından ziyade bu halkın psikolojisiyle açıklanabilecek bir duruma dönüştü artık. Cem Yılmaz’ın Ali Baba ve 7 Cüceler”i biraz fazla fantastik gelmiş olabilir, “Düğün Dernek 2” bu anlamda bizim seyirciye daha yakın insanların komedisi olarak değerlendirilecektir.
Gelgelelim, “ilk filmdeki çiftin çocukları olur da onun sünnet zamanında herkes yeniden bir araya gelip yeni bir düğün karmaşası yaşanır” şeklindeki hikayede elle tutulur hiçbir şey yok! İlk filmin üzerinden düşünürsek, taş üstüne taş konmamış. Yine komik bir halay sahnesi, Tüpçü Fikret’in tüplü akrobatik hareketleri, Kural’ın Öztürk Serengil numaraları, bir iki ünlü konuk sanatçılı idare eder sahneyle zoraki bir devam filmi yapılmış bu sefer. Tıpkı ilk filmde de olduğu gibi kalıcı olabilecek, birkaç ay sonra bile hatırlanacak nitelikte hiçbir espri yok filmde. Çünkü sağlam bir hikaye omurgası yok. Çünkü yapanlar zaten ne yapsak gider mantığına esir düşmüş gibiler. Komedi sinemasına yeni bir şey katma dertleri ise hiç yok. Üçüncü filmi bile hazırlamışlar, zaten böyle giderse dördüncü beşinci filmi de yapmak gayet de mümkün... 2/5

Düğün Dernek 2: Sünnet
Yönetmen: Selçuk Aydemir
Oyuncular: Ahmet Kural, Murat Cemcir, Rasim Öztekin, Devrim Yakut, Şinasi Yurtsever