Eleştirmenin Not Defteri

20 Kasım 2015 Cuma

ALİ BABA VE 7 CÜCELER

Cem Yılmaz’dan pahalı bir aksiyon komedisi...

Yeni Cem Yılmaz filmi “Ali Baba ve 7 Cüceler” senaryosundaki kimi aksaklıklarına rağmen bol kahkahalı bir aksiyon komedisi...

Cem Yılmaz filmlerini iki kategoride değerlendirmek gerekiyor aslında: Küçük adamın küçük trajikomedisi ve küçük adamın büyük fantastik komedisi... Onun sinema seyircisiyle buluşturan ve senaryosu kendisine ait olan ilk film olan “Her Şey Çok Güzel Olacak”ın Altan’ı ve yönetmenliğine de ortak olduğu “Hokkabaz”ın İskender’i ve tek başına yönettiği “Pek Yakında”nın Zafer’i de trajikomik karakterlerdir. Gerçektirler ve hepimizin yaşayabileceği hesaplaşmalar içine girip, hataları ve erdemleriyle birlikte acı-tatlı olaylar yaşayarak huzurlu bir hayata ulaşmaya çalışırlar.
Diğer kategoride ise “G.O.R.A.” ve “A.R.O.G”un Arif’i, “Yahşi Batı”nın da Aziz’i var. Ait oldukları toplumda küçük ve önemsiz yerlere sahip olan Arif ve de Aziz, şans eseri düştükleri bir belanın içinde ilk baştaki şaşkınlıklarını attıktan sonra ustalaşırlar. Küçük bir alışma sürecinin ardından düzeni domine edecek bir hale dönüşürler. Cem Yılmaz bu dönüşümün gerçekleşmesi sırasında ‘Türkler uzayda’, ‘Türkler taş devrinde’ ve ‘Türkler vahşi batıda’ (ya da bu filmindeki gibi Türkler Avrupa’da) trükleriyle oynar ve oralardan espri üretir. Şovlarında yaptığı gibi bizi bize anlatarak güldürmeyi iyi bilir.
Açıkçası ben ilk kategorideki filmlerini daha çok severim. Çünkü Yılmaz’ın asıl yapmak istediği sinemanın o olduğuna inanırım. O filmlerindeki karakterler komik olmalarına rağmen acı çeken karakterlerdir. Onlar daha bizdendirler ve yaşadıkları sorunlar öyle ya da böyle bizi de ilgilendirir. İkinci kategorideki safkan parodik filmlerini ise Yılmaz’ın gişede büyük hasılatlara ulaşma çabaları olarak görmekteyim. Bu filmler de kuşkusuz onun yadsınamaz sinema sevgisini barındıran, masraftan kaçınılmamış şık prodüksiyon tasarımlarıyla oluşturulmuş, sık sık güldüren ama önünde sonunda şurup şeker filmlerdir. Sırf gişe için yapılmış, sürüsüne bereket ucuz komedilerin arasında yine de pırıl pırıl parlarlar.    

“Ali Baba ve 7 Cüceler” Cem Yılmaz’ın bu ikinci kategorideki filmlerinden biri.
Bulgaristan’daki bir bahçe ürünleri fuarında kendi imalatı olan cüce heykellerini pazarlamaya çalışan sıradan bir esnaftır Ali Şenay. Kayınbiraderi İlber ile birlikte bir dizi karışıklığın sonucunda kendilerini Interpol tarafından da gözetlenen, kirli işlerin içindeki tehlikeli işadamı Boris Mançov’un ‘insan avı’ partisinde, değişik bir mozaiğin içinde (!) kurban olarak bulurlar. Yılmaz Avrupa’nın göbeğinde yaşanan bu küçük insan avında değişik sınıfları temsil eden Türkleri yanyana getirerek politik bir mizaha doğru yol alacakken dümeni daha hafif bir iyi-kötü savaşına çeviriyor. Zaten filmin senaryosunun en büyük sorunu da bu. Çeşitli komedi filmi türler arasında zıp zıp zıplıyor. Yeri geliyor bir James Bond komedisi oluyor, bir 80’lerde sık rastladığımız soğuk savaş parodisi; bir “Açlık Oyunları” parodisi oluyor, bir “G.O.R.A”daki gibi yanlış zamanda yanlış yerde bulunan küçük adam komedisi...
Bu çeşitliliğin ardında Yılmaz’ın olabildiğince geniş bir kitleye ulaşma arzusu var kanımca. Zira yukarıda saydıklarımın dışında bu hikayenin içinde zombi filmleri, “Olağan Şüpheliler”, “Tropik Fırtına” gibi filmleri hatırlatan göndermeler de var; Barış Manço’dan, Cemal Süreya’ya, İzzet Altınmeşe’ye Cem Yılmaz’ın rol aldığı Yavuz Turgul filmi “Av Mevsimi”ne kadar uzanan bir dolu yerli popüler kültür göndermeleri de. Bu kadar tıkış tıkış bir durum olmasına rağmen film uzun ve ormanda geçen sahnelerde bariz ritm bozukluğu var. Hikâyeye yanlış bir sahneden giriyor olsa da Zafer Algöz’ün Azeri asker tiplemesi devreye girince film de toparlıyor biraz.

Mesele küfürler değil... 
Aslında filmin diğer büyük meselesi Yılmaz’ın karakterlerinin bir hikayeyi taşıyamayacak kadar yüzeysel olmaları... Ali Şenay’ın “G.O.R.A”daki Arif’ten görüntüsü dışında büyük bir farkı yok. Bu yüzden yine Cem Yılmaz’ın canlandırdığı Boris Mançov karakteri daha enteresan geliyor seyirciye. Özellikle de 5-6 dili birden konuştuğu sahne çok komik... Diğer karakterlerin de sanki nasıl göründüklerine çalışılmış sadece. İlk sinema filmi deneyimindeki Irina Ivkina da şaşırtıcı bir şekilde hiç aksamıyor rolünde. 
“Çok küfür var” eleştirisini bir yere kadar yanlış buluyorum. Ama Cem Yılmaz mizahının içinde küfüre yaslanan bazı esprilerin gereksiz ve bazen de sırıttığını düşünüyorum. Gözümüze sokulan ürün yerleştirme konusundan ben de zamanında senaryosunu yazdığım “Bu İşte Bir Yalnızlık Var”daki uygulamadan dolayı rahatsız olsam da yapıla yapıla öğrenilecek bu işler diye ümitle beklemekteyim.    
Sonuçta “Ali Baba ve 7 Cüceler”de her Cem Yılmaz filminde olduğu gibi çok güleceğiniz kaliteli esprilerin yanısıra emek ve bütçe harcanmış setler, efektler, jeneriğinden afişine kadar başarılı bir görsel tasarım var. 3/5

Ali Baba ve 7 Cüceler
Yönetmen: Cem Yılmaz
Oyuncular: Cem Yılmaz, Çetin Altay, Irina Ivkina, Zafer Algöz, Can Yılmaz, Bahtiyar Engin, Yosi Mizrahi
110 dakika 

7 Kasım 2015 Cumartesi

HAFTANIN FİLMLERİ (6 Kasım)

"SPECTRE": James Bond bildiğiniz gibi... 

1962’den (Dr. No) beri çekilen James Bond filmleri kuşaklar boyunca süren ve hep ilgiyle izlenen filmler oldular. Resmi olarak 24. Bond filmi olan “Spectre”, belki de en çok bu yüzden Meksika’daki Ölüler Bayramı’nda başlıyor.

Evet, “Spectre” ilginç başlıyor doğrusu... Ölüler Günü, meksikalıların ölen yakınlarını farklı bir şekilde andıkları bir bayram. Herkes sokaklarda şen şakrak eğleniyor, iskelet kostümleri giyiliyor, her taraf ölümü çağrıştıran simgelerle dolu. Müzik, alkol, dans gırla gidiyor. Bu bayramı kutlayan insanlar aslında ölümü de içine alan yaşamı kutsamaktalar. Ölen akraba ve yakınlarını ağlayarak değil gülümseyerek anıyorlar. Çünkü asıl ölüm unutulunca gerçekleşir...
Müziğiyle, tasarımıyla, plan-sekansıyla şahane bir açılış!
Sinema tarihinin bu en pahalı Bond filmi olan “Spectre”, her Bond filminde olduğu gibi iddialı bir aksiyon sekansıyla açılıyor. Meksika sokaklarındaki Ölüler Günü kutlamalarında yüzlerce kişinin içinde Bond’la birlikte yürüyen kamera onun heyecanlı suikastını nefes kesen bir gerilim ve tempoyla aktarıyor bize. 50 yılı aşkın bir zamandır Bond’a duyulan ilgi ve sevginin hiç eksilmemesine bir nazire sanki bu ölüler günü sekansı. Bu muhteşem açılışın ardından kapkaranlık sahnelerle yürüyen gelişmeler, Bond’un giderek yaklaştığı gizli bir teşkilatı işaret ediyor. “Spectre” adlı bu gizli organizasyonun başında ise Bond’un geçmişinden gelen bir ‘tanıdığı’, Franz Oberhauser adlı bir adam vardır. Spectre’nin eski bir üyesinin kızı olan Madeleine Swann’ı koruması altına alan Bond, onunla beraber tüm dünya istihbaratını ele geçirmeye çalışan bu karanlık örgütü çökertmek için harekete geçer.
Film o kadar muhteşem bir açılış yapıyor ki sonrası aynı iddiayı ve beklentiyi sürdüremediği için ufak ufak eriyor sanki. Bond’un Meksika’da başlayan macerası, İtalya’ya, Avusturya,  Fas ve sonunda da Londra sokaklarına kadar ulaşıyor. Gittiği her yerde büyük ve heyecanlı aksiyon sahneleri var. Ancak yine de senaryosunda dikiş tutmayan bazı yerlere takılmamak elde değil.

Mesela Daniel Craig’li önceki Bond filmlerinin bütün kötü adamlarının da üyesi olduklarının anlaşıldığı Spectre adlı bu örgütün tehlikesi ve hacmi yeterince güçlü çizilemiyor. Yüzlerce katilden ve uluslararası boyutları olan devasa maddi gücünden bahsedilen bu örgüt, bir süre sonra Oberhauser ve 15-20 adamına indirgeniyor. Hiç konuşmayan ve iri yarı olmasının dışında bir işlevi olmayan tetikçisi de eski Bond filmlerinden bildiğimiz başka bir kötü karakteri anımsatması dışında bir işlev taşımıyor. Üstelik aynı filmde iki kez ‘kötü adamın kaçması için son anda yetişen helikopter’ klişesi kullanılmasa iyi olurmuş. Ama hikayenin tek sorunu bunlar değil. Bond’un “Casino Royale”de Vesper Lynd ile yaşadığı tutkulu aşk ne kadar gerçekçi ve duygusalsa bu filmde Madeleine ile yaşadığı ilişki o kadar hızlı ve zorlama... Gelgelelim özellikle ilk bir saat, yani hikayenin derdi tam olarak ortaya serilmeden önce film o kadar ‘yakışıklı’ ilerliyor ki, her karesi bir sanat eseri sanki. Ancak sonra özellikle de Madeleine’in hikayeye girişinin ardından bildiğimiz Bond klişelerine geri dönülüyor... 148 dakikalık bu en uzun Bond filmi süresine rağmen sıkmıyor ama sürpriz bir final beklentisini de boşa çıkarıyor.. 

Franz Oberhauser yani nam-ı diğer Blofeld’i özellikle “Soysuzlar Çetesi”ndeki şahane performansından sonra çok sevdiğimiz Christoph Waltz’un oynayacağını duyduğumuzda sevinmiş ve beklentimiz artmıştı. Waltz filmin ilk yarısında gölgeler içinde esrarengiz bir çıkış yapıyor yapmasına ama görünür olduğunda aynı karizmayı sürdüremiyor. Çünkü senaryoda psikopat olması dışında herhangi bir detayla zenginleştirilememiş! Bond kızı Léa Seydoux’nun (Mavi En Sıcak Renktir) farklı güzelliği göz dolduruyor ama senaryo onun karakteri için de fazla cömert yazılmamış. Beyazperdenin en cazip kadınlarından biri olan Monica Bellucci ise hiç de iz bırakmayacak bir rolle, beş dakikalık bir sahnede James Bond’a meze edilmiş adeta, yazık olmuş!
“Spectre”nin Daniel Craig’in son Bond filmi olma ihtimali var. Açıkçası ilk duyurulduğunda ben dahil pek çok kişi yanlış bir seçim olabileceğini düşünmüştü. Ancak Craig şanslıymış, iyi yönetmenlerle ve senaristlerle çalıştı. Onun rol aldığı dört film de (özellikle ‘Casino Royale’) dramatik yanları eskilerine göre daha güçlü, karakterli filmler oldular. 3/5

Spectre
Yönetmen: Sam Mendes
Oyuncular: Daniel Craig, Christoph Waltz, Léa Seydoux, Ralph Fiennes, Ben Whishaw, Monica Bellucci
148 dakika








"GİZLİ DOSYA" (TRUTH): Can yakan “gerçek”ler...

Dünya yakın tarihine icraatlarıyla pek de hoş olmayan izler bırakan George W. Bush, hayli şaibeli bir seçimin ardından 2001 yılında başkan oldu. Bu şaibenin hikayesini anlatan “Oyun” (Recount) adlı filmi, Bush’un özellikle politik kariyerine odaklanan “W. Bush” adlı Oliver Stone filmini ve başkanlık döneminde yaptığı icraatlarının sonuçlarını anlatan Michael  Moore’un “Fahrenheit 9/11” belgeselini izlemenizi tavsiye ederim...
Ancak bu filmlerin hiçbiri Bush’un ikinci kez başka seçildiği dönemi anlatmaz. Orada da değişik olaylar yaşanmış aslında. “Gizli Dosya” işte bunun hikayesini anlatıyor. Amerikan televizyonlarının köklü haber programı “60 Dakika”nın yapımcısı tecrübeli gazeteci Mary Mapes’ın tutkusu her doğru gazetecide olduğu gibi ‘soru sormak’tır. Kurduğu becerikli ekiple Bush’un gençken 1972’de pilot olarak yaptığı askeri hizmetin detaylarını araştırmaktadır. Bu araştırmalarının sonucunda elde ettikleri belgeler, Bush’un ikinci seçim kampanyasında kullanılan ifadelerle uyuşmuyordur. Mapes programın emektar gazetecisi Dan Rather’la birlikte bu haberi patlatır. Ancak küçücük, şüpheli bir durum haberin özünün dikkatlerden kaçırılmasına sebep olur. Başkanın bürokratları ve yandaş medya, ödüllü ve saygın gazeteciler olan Mapes ve Rather’a itibar suikastleri düzenlemeye başlarlar. Bu hikayenin sonu ülkemizde de sık sık tanık olduğumuz şekilde bitecektir maalesef...

Sistemin ne kadar hileli olduğu çok açık. Demokrasinin bu topraklardan çok daha iyi işlediğini iddia eden ABD’de bile sistem hile üzerine kurulu. Bazen ne yaparsan yap ‘gerçek’in toplum ve sistem üzerinde yaratması gereken etki, onu canı pahasına arayıp bulanların düşündükleri kadar olamıyor. Halkın ‘gerçeği’ öğrenmesi için varolan medya, bazen gerçeğin çürütülmesi için gayret gösteren bir aygıt olarak da kullanılabiliyor, sistem ve hakim iktidarlar tarafından. “Gizli Dosya” bunun ve Mary Mapes ve Dan Rather gibi dürüst gazetecilerin filmi. Onlar kaybetmiş gibi görünseler de ‘gerçek’in peşinde koşmuş, cesur ve doğru insanlar...
Hollywood’un sol kanadından gelmiş bir film bu. Aynı ekolden bir “Şebeke” (Network) ya da daha yakın tarihli “Köstebek” (Insider) gibi klasik Amerikan filmleri kadar güçlü bir sineması yok belki “Gizli Dosya”nın. Ama meselesi çok gerçek ve toplumların neden basın özgürlüğünün üzerine titremesi gerektiğini anlatması açısından da çok önemli. Çünkü her zaman birileri gerçeklerin bilinmesine engel olmak isteyecektir!

Genç senarist James Vanderbilt’in senaryosu iyi ve incelikli. Ancak yönetmen olarak bu ilk filminde güçlü bir performans gösterememiş kendisi. Filmin görsel bir ağırlığı yok maalesef. Aklımızda kalan bir sahne, tansiyonu yükselten bir mizansen ya da estetik duygularımıza hitap eden sahneleri yok filmin. Ama yine olağanüstü bir Cate Blanchett’i var. Oyuncu güçlü, inatçı ama aynı zamanda kırılgan Mary Mapes’i ‘Oscarlık’ bir performansla canlandırıyor. Çok yaşlanmış olmasına rağmen hâlâ son derece aktif bir oyuncu olan Robert Redford da keyif veriyor...   
Özellikle Türk medyasında çalışan herkesin mutlaka görmesi gereken, cesur bir film “Gizli Dosya”. Keşke bizde de yapılabilse benzer filmler... 3,5 /5

Gizli Dosya
Truth
Yönetmen: James Vanderbilt
Oyuncular: Cate Blanchett, Robert Redford, Dennis Quaid, Topher Grace, Elisabeth Moss, Bruce Greenwood, Stacy Keach 
121 dakika







"ABLUKA": Türkiye’nin cinnet hali


İlk filmi “Tepenin Ardı” ile dikkat çekici bir çıkış yakalayan ve küçük bir taşra hikayesi anlatıyormuş gibi yapıp bir Türkiye alegorisi çıkartmayı başaran genç yönetmen Emin Alper, yeni filmi “Abluka”da da aslında bugünün Türkiye’sinin hatta tam da 1 Kasım öncesi cinnet halinin fotoğrafını çekiyor sanki, o günlerden çok önce çekilmiş olmasına rağmen...  
Film tam belirtilmeyen bir zamanda, polisin içerde terörist aramak için abluka altına aldığı, İstanbul’un bir semtinde geçiyor. Birbirlerinden yıllardır kopmuş olan üç erkek kardeşin yolu bu semtte aynı günlerde kesişiyor aslında. Kardeşlerden en büyüğü Kadir 20 yıldır yattığı hapishaneden çıkıp küçük kardeşi Ahmet’in yanına geliyor. Ancak semte girmeden önce istihbarat tarafından içerden bilgi toplaması için görevlendiriliyor. Ahmet belediye için sokak köpeklerini öldüren bir ekibin başındadır. Bir gün öldüremeyip de yaraladığı bir köpeğe merhamet edip onu evine almaya karar verir. Kadir de terörist olduğundan emin olduğu genç bir kadına yardım etmek konusunda tereddüt içindedir. Ortanca kardeş ise kayıptır, istihbarat onun teröristler arasında etkili biri olduğunu düşünmektedir...
Bu üç kardeşin hali maalesef bu toplumda her biri bir yana dağılmış ve ayrıştırılmış halkları simgeliyor. Kadir de Ahmet de kendi paranoyaları içinde kaybolmaya giden, devlet tarafından abluka içinde bırakılmış karakterler. Senarist/yönetmenin çok derinlerine inmediği ama genel hatlarıyla iyi düşünerek oluşturduğu bu karakterleri ortasına bıraktığı mahalle ise Türk sinemasında örneği çok görülmeyen müthiş bir görsel çalışmanın ürünü şüphesiz. Filmin atmosferi, ses ve görüntü tasarımı bu kimlikte bir film için kusursuz denebilecek düzeyde. “Abluka” kimi zaman bir politik gerilime kimi zaman da daha bireysel, paranoyak bir psikolojik gerilim hikayeye dönüşüyor. Sinemamızda çok fazla denenmeyen türde olan film, Cronenberg ya da Polanski gibi yabancı usta yönetmenlerin filmlerini de andırıyor.
Filmin ana karakterlerini canlandıran Mehmet Özgür (Kadir), Berkay Ateş (Ahmet) ve Meral rolünde Tülin Özer etkili oyunculuk performanslarıyla filmi daha da yükseltiyorlar.
“Abluka”nın en büyük dezavantajı sinema seyircisine fazla mesafeli bir film oluşu. Halbuki anlatılan tümüyle bizim ‘gerçek’ hikayemiz. Keşke Alper, seyirciye hikayesini bu kadar sembolik anlatıma boğmadan, bu kadar da ‘örtük’ anlatmasaymış. Daha çok seyirci gelse, daha çok izlense ve konuşulsa... 3,5 / 5


Abluka  
Yönetmen: Emin Alper
Oyuncular: Mehmet Özgür, Berkay Ateş, Tülin Özer
119 dakika


15 Ekim 2015 Perşembe

KORKU TERAPİSİ

İnsanoğlunun inanç meselesiyle imtihanı...
Filmin türkçe adının “Korku Terapisi” olduğuna bakmayın, bu filmin içinde korku öğelerinin de olduğunu seyirciye hissettirmek için yapılmış bir numara. Filmde sık kullanılan bir terapi var gerçekten ama onun adı “regresyon terapisi”. Uzman terapistler hastalarına uyguladıkları bu terapide onları anılarına götürerek, travma yaşamalarına neden olan duygusal ve zihinsel kilitleri açmaya çalışırlar. Bu terapinin handikapı, terapistin hastayı yönlendirmesi sırasında anıların fantezilerle karışabilme olasılığı... En çok da “Diğerleri” (The Others) adlı filmiyle uluslararası ilgi kazanan Alejandro Amenabar da orijinal adı “Regresyon” olan bu yeni filminde hem karakterlerine hem de seyircisine bu terapiyi uyguluyor adeta...
1980’lerde patlayan satanizm korkusu, tıpkı 60’lı yıllardaki komünizm korkusu gibi bazı toplumların dengesini bozmuş, insanların birbirlerini ihbar etmesine yol açmıştı. “Korku Terapisi” de 1990’da geçen hikayesinde küçük bir Amerikan kentinde dedektif Bruce Kenner’ın peşine takılıyor. Kenner bir agnostiktir (Tanrı’nın varlığını tümüyle reddetmeyen ama şüpheyle yaklaşan düşünce akımı) ve baba tacizine uğradığı için kiliseye sığınan Angela adlı genç bir kızın vakasıyla ilgilenmeye başlar. Angela’nın ifadesine göre babası ve beraber yaşadıkları büyükannesi satanist bir tarikata mensupturlar. Kenner bir psikologtan destek alarak Angela’nın babasına regresyon terapisi uygular. Böylelikle gerçeklerle hayallerin karıştığı karmaşık bir inanç savaşı başlar. Psikolog bilimi, Angela’nın sığındığı kilisenin rahibi dini, polis de otoriteyi temsil eder. Herkes kendi inancına tutunarak Angela’nın ifadelerini yorumlamaktadır ve herkes kendi inandığını diğerlerine kabul ettirme derdindedir.
Zaten Amenabar’ın anlatmak istediği tam da bu. Film şeytana tapan bir tarikatın peşine düşen polisin hikayesini anlatırmış gibi yaparken aslında insanların ‘körü körüne inanmak’ eğilimlerine eleştirel bir bakış getiriyor. Zira kendi inandıklarını radikalleştirenler önlerindeki gerçeği farkedememektedirler. Ethan Hawke ve David Thewlis gibi nitelikli oyuncuların göz doldurduğu film belki büyük bir buluşa ve unutulmaz bir yapıta dönüşmüyor. Ama  düşünmeye zorlayan, sürekli ters köşeye yatıran ve şüphe duyduran hikayesi ve kopkoyu tekinsiz atmosferiyle kendisini ilgiyle izleten bir film olmayı başarıyor. Bizim cinli islami korku filmleri çeken yönetmenlerin asla cüret edemediği sorgulamalara giriyor tecrübeli yönetmen Amenabar. Kutsal bir mesaja ulaşmayı reeddetip karakterini (Kenner’ı) ortada bırakması ise neye inanacağını şaşıran insanoğlunun halini gösteriyor aslında...  Filmdeki tüm günahkar karakterlerin içinde bedel ödemeye razı olan tek karakterin ise Angela’nın babası olması son derece düşündürücü... 3,5/5

Korku Terapisi
Regression
Yönetmen: Alejandro Amenabar
Oyuncular: Ethan Hawke, Emma Watson, David Thewlis, Aaron Ashmore

106 dakika

TEHLİKELİ YÜRÜYÜŞ

Nefes kesen anlamlı bir yürüyüş!

1974 senesinde, bugün artık olmayan İkiz Kuleler’in arasına çelik halat çekip üzerinde yürüyen Fransız sanatçı Philippe Petit’nin gerçek hikayesi “Tehlikeli Yürüyüş”te...

Yapımı yaklaşık altı yıl süren ve 1973’te açılan Dünya Ticaret Merkezi gökyüzüne yükselen ikiz kuleleriyle New York şehrinin sembollerinden biriydi. Malum 11 Eylül saldırısında 2.606 insanla birlikte tarihe gömülen ikiz kuleler, kimine göre kapitalizmin en ihtişamlı eseri, kimine göre göklere ulaşmaya çalışan insanlığın zaferiydi. Fransız sanatçı Philippe Petit içinse başka türlü bir cazibe merkezi. Petit 1968’de bir dişçi muayenehanesinde beklerken karıştırdığı dergide ikiz kulelerin inşaatının başladığını okuduğundan ve bitmiş halinin çizimini gördüğünden beri bir hayal kurmuştu: İki kulenin arasında bir çelik hat çekip üzerinde yürümek... Kendi ifadesiyle bu “yüzyılın en artistik suçu” olacaktır.
Petit’nin altı yıl boyunca hazırlık yapıp 1974’te gerçekleştirdiği bu zor hayalinin hikayesi daha önce 2008’de Oscar ödüllü bir belgesele de konu olmuştu. “Teldeki Adam” (Man on Wire) Petit’nin hayalinin ve gerekçelerinin heyecanlı ve eğlenceli bir anlatımıydı. Bu barışçıl başkaldırının güzel bir ifadesiydi. Nasıl olmasındı ki, hikaye durduğu yerde cazipti. Petit yerden 400 metre yükseklikte, yaklaşık 200 kilo ağırlığındaki ve 8 metre uzunluğundaki bir çelik halat üzerinde 45 dakika boyunca elindeki 25 kiloluk denge çubuğuyla tam 6 yürüyüş gerçekleştirmişti. Çıkarıldığı mahkemede New York’un ünlü Central Parkı’nda çocuklar için gösteri yapma cezasıyla (!) salıverilmişti.
Petit yardımcılarıyla birlikte henüz inşaatı yeni bitmiş olan kulelere gerekli malzemeleri bir gece önceden gizlice sokmuş ve sabahında bu nefes kesen, anarşist ve artistik yürüyüşünü gerçekleştirmişti.

Hayalinin peşinden yürü!
“Geleceğe Dönüş” (Back to the Future), “Mesaj” (Contact) ve “Forrest Gump” filmlerinin usta yönetmeni Robert Zemeckis’in filmi ise Petit’nin Fransa’daki akrobasi tutkusundan başlayarak İkiz Kuleler’deki yürüyüşüne kadar geliyor. Sanatçının Fransa’daki yıllarını adeta, yine çok sevilen başka bir Fransız filmi “Amelie” gibi anlatıyor Zemeckis. Petit’nin hiperaktif tavırları, güleryüzü ve pozitif bir rol model olarak portresi filmin ilk yarısını bir komedi filmi profiline yaklaştırıyor yer yer. Sanatçıyla ilgili bir sürü cümle kuruyor film buralarda ancak bu hayalinin ardındaki felsefeyi önceki belgesel film kadar güçlü kuramıyor. Türlü oyunlarla (Petit’nin film boyunca Özgürlük Heykeli’nin tepesinden yaptığı anlatıcılık, siyah beyaz sokak performansları, küçük bir romantik hikaye gibi) eğlendiriyor, izletiyor kendisini ama Petit’nin akıl hocası eski akrobat Baba Rudy’nin birkaç sahnesi dışında çok da derinleşemiyor.
Filmin son 30-40 dakikası ise olayı bambaşka bir boyuta taşıyor. Sinemada seyirciye yükseklik duygusunu bu kadar güçlü veren başka bir film hatırlamıyorum. Petit’nin olağanüstü yürüyüşünü Zemeckis apayrı bir film gibi ele alıyor adeta. Son derece inandırıcı bir sinematografiyle (biraz da süsleyerek) o telin üzerinde yürüdüğünüzü düşündürtüyor. Yükseklik korkunuz olmasa bile kalp atışlarınızı hızlandırmayı, yer yer başınızı döndürmeyi başarıyor. Özellikle de IMAX bir salonda 3D izlediğinizde bu etki iki üç kat artıyor. Zemeckis’in filmi tabi ki belgeselle olan farkını bu son yarısında gösteriyor en çok. Petit rolünde izlediğimiz Joseph Gordon-Levitt her filminde olduğu gibi yine şeker gibi! Sevimli performansıyla film boyunca izletiyor kendisini.. Baba Rudy rolünde Ben Kingsley o kadar rahat ki, zaten benzer karakterlere defalarca hayat vermişti...
“Tehlikeli Yürüyüş”, bir ‘hayalinin peşinden koş’ hikayesi olarak 7 yaşından büyük çocuklarla da izlenebilir. Ama yüksek yerlerde yürümek konusunda gereğinden fazla cesaretlenmelere kapılmamalarını da hatırlatmalısınız onlara. 3,5/5

Tehlikeli Yürüyüş
The Walk
Yönetmen: Robert Zemeckis
Oyuncular: Joseph Gordon-Levitt, Charlotte Le Bon, Ben Kingsley, James Badge Dale, Clement Sibony, Cesar Domboy

123 dakika 

3 Ekim 2015 Cumartesi

BULANTI

Aydınlığı emen karanlık! 


Türkiye’nin önemli sinemacılarından biri olan Zeki Demirkubuz’un yeni filmi “Bulantı”, en başta Fransız düşünür ve yazar Jean-Paul Sartre’ın aynı adlı romanından uyarlanmış gibi algılansa da onunla pek ilgisi yok. Ama kuşkusuz Dostoyevski, Camus ve Goethe gibi yazarların dünyasına olduğu kadar Sartre’ın varoluşçu romanını anımsatan kimi özellikleri de yok değil. Demirkubuz bu filminde üst orta sınıfının aydın bir üyesinin, bir edebiyat öğretim görevlisinin karanlık ruh haline çeviriyor kamerasını. Ahmet sevgilisiyle olduğu akşam karısı ve kızını (‘Yazgı’yı) bir trafik kazasında kaybeder. Ancak bu büyük trajediden çok etkilenmemiş gibi hayatına devam eder. Derslerine giriyordur, sevgilisiyle ilişkisi sürüyordur. Ama Ahmet’in içindeki karanlık giderek büyüyecektir. Sevgilisiyle arası giderek bozulacak, huzursuzluğu artacak ve kendi sağlığından da şüphe etmeye başlayacaktır. Zaten gözleri açık uyuyan hatta bazen ölü sanılan, yarı ölü bir adamdır. Evine temizliğe gelen ve eski hayatından tanıdık kalan tek şey olan apartman görevlisi Neriman, etrafında insanlığını hatırlatabilecek tek kişidir aslında. Sonunda içindeki karanlık dışarıyı da kaplayınca kendisiyle yüzleşecektir (bir nevi ‘İtiraf’ edecektir)..
Filmin sonunun neredeyse tümüyle karanlıkta geçmesi, yani Ahmet'in kendi kendiyle başbaşa kalıp bir yüzleşme yaşadığı sahne sinematografik bir zirveyi işaret etse de öncesinde fazlasıyla bildik sularda yüzüyor Demirkubuz. Aydın bencilliği, insanların kötücüllüğü ve hatta modernitenin insanı yalnızlaştırıcı, farkındalıktan uzaklaştırıcı etkisini bir bulantı olarak tarifleyen film, Demirkubuz’un önceki filmlerinin neredeyse tümüne de referanslar gönderiyor.   
Ahmet’in hali ister istemez 'ne kadar çok bilirsen o kadar mutsuz olursun’u düşündürtmüyor değil bir yandan. Mesela Neriman tek odalı bodrum dairesinde (‘Yeraltı’nda), küçük oğlu ve kızını tek başına kıt kanaat geçindirebilse de Ahmet kadar mutsuz ve arayış içinde değildir. Ahmet’in arayışı ise çok umutsuzdur. Saçma sapan flörtlerinden tatmin olması mümkün değildir. Sahte karizmasının çizilmesi an meselesidir. Nitekim eski öğrencisinin evindeki kaçamağı sırasında, bir genç kızın odasında (‘Bekleme Odası’nda) kızgın bir erkek arkadaştan saklanmak zorunda kaldığında bu gerçekleşir de...
Demirkubuz’un Ahmet’i başka bir oyuncuya bırakmaması cesur ve son derece de bilinçli alınmış bir karar. Yine kendisinin başrolde olduğu 2003 yapımı filmi “Bekleme Odası”nı bir ölçüde tamamlayan bir film olmuş “Bulantı”. Ancak tabi ki Demirkubuz’un oyunculuğu bazen yabancılaştırıcı bir etki yaratmıyor da değil. Ayrıca karakterin baskınlığı diğer oyuncuların da alanını bir hayli kısıtlıyor. Yine de bu kısıtlı alanda sevgili rolünde Öykü Karayel yemek sahnesindeki, Ahmet'in hiç önemsemediği erkek kardeşi rolünde Çağlar Çorumlu da kısa performanslarıyla dikkat çekebiliyorlar..
Belki “Masumiyet” ya da “Kader” gibi zirve filmlerinden biri değil ama “Bulantı” yine de baştan sona ilgiyle izlenen ve kendisinin de oynamasının etkisiyle daha önce hiç olmadığı kadar samimi bir Zeki Demirkubuz filmi...  3/5 

Bulantı
Yönetmen: Zeki Demirkubuz
Oyuncular: Zeki Demirkubuz, Öykü Karayel, Şebnem Hassanisoughi, Çağlar Çorumlu, Ercan Kesal, Nurhayat Kavrak

117 dakika

2 Ekim 2015 Cuma

MARSLI

Mars’ta tek başına...

Ülkemizde de ilgi gören Andy Weir imzalı “Marslı” adlı popüler romanın jet hızıyla çekilen filmi sinemalarımızda bu hafta... Film uzun süresine rağmen gayet akıcı ve şık bir NASA reklamı gibi.. 

Mars gezegeninde araştırma yapan altı kişilik bir astronot ekibi gezegendeki büyük bir fırtına sonrasında acil kalkış yapmak zorundadır. Bir anda fırtınanın tam ortasında kalan ekipten geride kalan bir kişinin, botanikçi/mühendis Mark Watney’in öldüğünü sanan arkadaşları Mars’ı son anda terk edebilirler. Böylece Mark’ın Mars’taki yanlız günleri de başlar. Mars’ı sürekli gözleyen NASA çalışanları bir süre sonra Mark’ın terkedilmiş üste bazı değişiklikler yaptığını farkederler.. Mark’ın zekası, NASA’nın zeki mühendisleri ve son derece insancıl yöneticileri sayesinde milyonlarca kilometre uzaktan birbirleriyle iletişim kurup geniş çaplı bir kurtarma operasyonu da başlatacaklardır.
NASA’nın milyonluk imkanlarını tek bir astronotlarını bile kurtarmak için bir çırpıda harcayabileceğinin anlatıldığı bu Ridley Scott filmi, başından sonuna ilgiyle izletiyor kendini. Üstelik pek çok bilimsel ve sıkıcı detayın başarıyla üstesinden gelindiği gayet anlaşılır bir senaryoyla yapıyor bunu. Doğrusu son derece popüler olan romanı okumaya fırsatım olmadı, hemen filmi geliverdi zira.. Ama beklenti oldukça yüksekti. Çünkü her ne kadar son yıllarda kariyeri çok iyi gitmese de, bilimkurgu türüne “Blade Runner” ve “Alien” gibi çok önemli filmler armağan etmiş önemli bir yönetmenin bir uzay macerasıyla daha karşımıza geliyor oluşu belli bir heyecan yaratıyor sinemaseverde. 
Ancak bu filmin bir Ridley Scott vizyonundan çıktığına inanmak pek mümkün değil. Kuşkusuz “Marslı” gibi filmler Ridley Scott’ın çok rahat çekebileceği türden filmler, ama yönetmenin dünyasına ya da yorumuna pek de alan açmayan bu tip mega bütçeli filmler her zaman “Gladyatör” gibi sonuçlar doğuramıyor. Müzikleri, görüntüleri, parlak oyuncuları, akıcı diyalogları ve baştan sona pozitif bir tavırla ele alınmış hikayesiyle “Marslı” akıp gidiyor rahat bir şekilde ama derinleşemiyor bir türlü... Aslında bunun sebebi filmin Mark’ın koskoca ve yabancı bir gezegende tek başına kalmasının ne melankolisini ne de felsefesinin tadını hiç çıkarmıyor olması. Bunun yerine hikayenin NASA tarafındaki kurtarma çalışmalarına daha çok önem verilerek yeni bir “Apollo 13” filmi yapılması tercih edilmiş sanki. Mark’ın umutsuzluğa çok fazla kapılmayıp, karşılaştığı tüm zorlukların üstesinden kolayca gelmesi, filmin geçen yıl izlediğimiz “Yerçekimi”nde (Gravity) olduğu gibi izleyicisini uzaydaymış gibi heyecanlandırması mümkün kılmıyor pek. Filmin NASA’da geçen bölümleri ise büyük bir reklam filmi gibi. Kurumun aslında ne kadar şeffaf çalıştığı, basından bir şey saklamamaya özen göstermesi, insana değer veriyor oluşu, ne kadar güzel ve çalışkan insanlar çalıştırdığını gözümüze sokan sahneleri her ne kadar eğlenceli olsalar da filmin dezavantajını oluşturmakta. Evet, bir yandan da uzun bir NASA reklam filmi duygusu vermiyor değil “Marslı”.
Yine de başta Matt Damon olmak üzere sempatik bir oyuncu kadrosu, Abba’dan David Bowie’ye kadar uzanan şarkı listesi, görüntü yönetmeni Dariusz Wolski’nin tertemiz görüntüleri ile 140 dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyor ve güzel duygularla çıkıyorsunuz salondan.. 3/5

Marslı
The Martian
Yönetmen: Ridley Scott
Oyuncular: Matt Damon, Jessica Chastain, Jeff Daniels, Kristen Wiig, Michael Pena, Sean Bean, Kate Mara, Sebastian Stan
141 dakika


25 Eylül 2015 Cuma

"45 YIL" ve "YOK ARTIK!"

Sonra "45 Yıl" gibi filmleri seviyoruz diye biz suçlu oluyoruz! 

Evliliklerinin 45. yılını özel bir partiyle kutlamaya hazırlanan, İngiltere kırsalında rahat ve huzurlu bir yaşantıları olan bir çifttir Kate ve Geoff. Partiye yaklaşık bir hafta kala Geoff’a bir mektup gelir. Mektupta Katya adlı bir kadın cesedinin İsviçre’de buzulların içinde bulunduğu haberi vardır. Katya Geoff’un evlenmeden önceki sevgilisidir ve İsviçre’deki dağ yürüyüşleri sırasında bir buzul çukura düşüp ölmüştür. Cesedi 50 yıldan fazla orada kalmış ve hiç bozulmamıştır. Kate, Katya’yı biliyordur bilmesine ama Geoff’un bunca yıl sonra gelen bu haberle uyanan duygularını elinde olmadan çok kıskanacaktır. Aslında acı olan, Katya’nın hatırası 45 yıldır onlarla birlikte yaşıyordur ve Kate bunu yeni öğrenir.
Seyircilerinin kalbine dokunmayı başarabilen "45 Yıl", iki müthiş oyuncusu Charlotte Rampling ve Tom Courtenay’ın da büyük katkısıyla, zarif senaryosu üzerinden öyle güzel bir sinemasal haz veriyor ki sinematografisiyle etkilenmemek, hikayesinin ruhuyla da duygulanmamak elde değil. Küçük detayların büyük önem kazandığı sahnelerde 45 yılını birlikte geçirmiş bir çiftin içlerinde kopan küçük fırtınalar sarsıcı etkiler yaratmakta. İnsan yaşlandıkça her şeyi değişiyor, bazı fikirleri, bedeni, konuşma tarzı, bazı alışkanlıkları ama kalbi hep aynı kalıyor işte. Katya’nın hâlâ genç olan ölüsü kuşkusuz Geoff’un gençliğine duyduğu özlemle de birleşiyor. Geoff’un Katya’sını hatırlaması, bunca yıl sonra onun yasını tutması ve hatırladıkça özlem duyması Kate’i de yaralıyor giderek. Bir yandan bütün kasabanın, arkadaşlarının davetli olacağı partiyi hazırlamaya çalışırken, diğer yandan kocasının eski aşkıyla mücadele ediyor adeta. 45 yılını verdiği bu evliliğin samimiyetini sorguluyor sessizce Kate.
Yönetmen Andrew Haigh, o kadar zarif bir sinemayla anlatıyor ki bu güzelim hikayeyi insan denen varlığın ne kadar kırılgan ve gizemli mahluklar olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz. Sinemamızda pek sık göremediğimiz insan ruhunun derinliklerine dalabilen zariflikte bir film “45 Yıl”. 4/5

45 Yıl
(45 Years)
Yönetmen: Andrew Haigh
Oyuncular: Charlotte Rampling, Tom Courtenay, Geraldine James
95 dakika     








Eksik kalmış bir çaba..

Her hafta sulu sepken esprilerle dolu yerli yapımların arasında “Yok Artık!” yine de farklı bir amaçla yola çıkıyor. Birbirlerine organik olarak bağlı olmayan komik hikayeleri birbirinden yetenekli oyuncular eşliğinde bir ana çatı altında sunmaya girişiyor. Skeç mantığıyla yazılmış ama öyle değil gibi gözüken samimiyetsiz komedilerden farklı olarak skeç mantığını temel amaç olarak kuran dürüst bir film. Ancak bu sefer de başka bir handikapa fena halde takılınmış: Aynı elden (karikatürist Serkan Altuniğne) çıkmasına rağmen hikayeler arasındaki dengesizlik. Geveze bir taksi şoförünün giderek meddahlaşarak sağda solda anlattığı, inanması zor gibi gözüken tesadüflerin ve durumların oluşturduğu komik hikayelerden oluşuyor film. İlk hikaye gereğinden fazla uzatılmış bir bant karikatür esprisi. Bindiği takside şoföre almanca bildiğini söyleyen adam, şoför Alman bir kıza çarpınca uyduruk almancasıyla zor bir durumda kalıveriyor. İkinci hikaye kızının kaçırıldığı haberini alan bir adamın fidye parasıyla İstanbul trafiğinde cebelleşmesini anlatıyor ki bu da fazla bariz ve demode esprilerle dolu. Ehliyet sınavı sırasında geçen bağrış çağrışlı ve saman alevi gibi olan bölüm filmin en zayıf hikayesi olarak tam ortasında yer alıyor. En güzel hikaye ise açık arayla “Ayrılık” adını taşıyan dördüncü hikaye. Başka bir kadınla birlikte olmak için sevgilisinden ayrılmaya çalışan bir adamın başına gelenler Serkan Keskin ve Algı Eke’nin samimi performanslarının da katkısıyla yükseliyor ve nitelikli bir mizaha ulaşabiliyor. Üstelik bu hikayenin hayli ‘yama gibi’ duran son sahnesine rağmen diğerlerinden daha iyi yazılmış olduğu da bariz ortada. Son hikaye ise sevgilisinin köpek taklidi yüzünden hafızasını kaybeden zavallı bir adamın hikayesini anlatıyor ki ‘çok daha komik olabilirdi’ duygusuyla izlediğimiz bu hikaye de filmin yine de ikinci başarılı bölümünü oluşturuyor.
İster istemez aklımız geçen aylarda izlediğimiz Arjantin filmi “Asabiyim Ben”e (Wild Tales) gidiyor. Komik ama dertleri olan hikayeler, sonunda bir ana damara bağlanmıyordu o filmde. Ama yine de tematik olarak ortak bir paydaya sahiplerdi; öfkesinden taşan bir toplumun tasvirini yapıyordu bütününde. “Yok Artık!”da ise birbirinden farklı temalardan oluşan hikayeler sonunda bir yere bağlanıyor bağlanmasına ama ‘keşke bağlanmasaydı’ diye düşündüren ve ‘bütün bunlara ne gerek vardı’ dedirten bir final bu. Açıkçası her biri kendisini ispatlamış oyunculardan oluşan kadrosu, çalışkan prodüksiyonu ve genç oyuncu/yönetmen Caner Özyurtlu’nun temiz işçiliği daha güçlü ve komik hikayeleri hakediyormuş. 2/5

Yok Artık!
Yönetmen: Caner Özyurtlu
Oyuncular: Erkan Kolçak Köstendil, Serkan Keskin, Algı Eke, Demet Evgar, Çağlar Çorumlu, Murat Akkoyunlu, Şebnem Bozoklu, Necip Memili
90 dakika

4 Eylül 2015 Cuma

"BEN KİMİM?" ve "MİNYONLAR"

İyi çekilmiş ama fazla bildik bir 'tekno-kabus' filmi..

Ne zaman bir hacker filmi izlesek, internetin bu kadar yaygın kullanıldığı bir zamanda paranoya duygusuyla yaşamaya nasıl da mahkum edildiğimizle yüzleşiyoruz. “Ben Kimim?” Alman yapımı bir gerilim filmi. Ama aslında genellikle yalnızlık ve itilmişlik duygusuyla baş etmeye çalışan gençlerin neden hackerlık yapmayı seçtiğini de özetliyor en başta. Tabi ki bunlar artık beylik nedenler. Çünkü ‘önemli’ olmak istiyorlar. Kafaları başka bir dile, yani bilgisayar diline çok çalışan bu genç profil, asosyal bir hayata mahkum edildiğinde bir nevi intikam duygusuyla sisteme saldırıyor. 
"Ben Kimim?"de 25 yaşındaki Benjamin de böyle bir durumda. Karizmatik görünen başka bir hacker olan Max’in dikkatini çekiyor bir gün ve onun ekibine katılıyor. Birlikte daha büyük işler yapmaya çalışıyorlar. Alman İstihbarat Servisi BND’nin merkez binasına sızmaya kadar büyüyor hedefler. Sonrasında hiç istemeyecekleri tehlikeli insanlarla muhatap oldukları yetmiyormuş gibi aralarında da problem çıkıyor.
“Ben Kimim?” ritmi yüksek hikayesi içinde en çok da sanal dünyada ‘hacker’ların arasında olan biteni yapılabilecek en görsel ve anlaşılır haliyle sunarak başarılı oluyor. Üstelik bunun için bilgisayar ekranlarını minimum seviyede kullanıyor yönetmen Baran bo Odar. “Dövüş Kulübü”ne (Fight Club, 1999) göz kırpan ve iki kere ‘twist’ yaptığı finaliyle de ilgi çekiyor çekmesine ama hikayenin en büyük handikapı artık bu hikaye kalıbının çok fazla tanıdık olması. Filmdeki hacker çocuklar da, onları kovalayan sarışın kadın polis ve yaşananların neredeyse tümü de (hep bir kızın dikkatini çekme isteğiyle başlar!) çok tanıdık ve hatta defalarca kullanılmış polisiye/gerilim klişelerinden ibaret. Hikayesine derinlik katmak konusunda da Odar yetersiz kalmış. Ama yönetmen bütün bu klişeler toplamını son derece dinamik bir sinemayla, iyi çekilmiş sahneler ve atmosfer duygusuyla sunuyor seyircisine. Filmin görsel dünyası ve ritmi onu kolay izlenen iyi bir seyirlik haline getiriyor. 2,5/5     

Ben Kimim?
WhoAmI
Yönetmen: Baran bo Odar
Oyuncular: Tom Schilling, Elyas M’Barek, Wotan Wilke Möhring, Tyrine Dyrholm, Hannah Herzsprung
102 dakika







“Çılgın Hırsız”dan önce...


İki “Çılgın Hırsız” (Despicable Me) filmi de animasyon sinemasının en eğlenceli serilerinden birini oluşturmuştu. Sağlam bir teması vardı: Her kötülüğün içinde bir iyilik merkezinin de olabileceği ve onun bu yönünü harekete geçiren durumla karşılaşmasını konu alan, senaryosu iyi yazılmış ilk filmde tanıdığımız Gru, dünyanın ‘taşınamaz varlık'larını (mesela piramitler!) çalan, bencil, acımasız ve üstün zekasını kötülüğe çalıştıran bir çılgın profesör parodisiydi...  Herhangi bir insancıl tavıra pek sahip olmayan Gru, kötü emelleri için kullanmayı planladığı üç yetim çocuk sayesinde içindeki iyi insanla karşılaşıveriyordu. Hikaye güzel, espriler komikti ama rol çalanlar vardı: Gru’nun tüm ayak işlerini yapan ve birbirlerinden klonlanmış küçük yaratıklar, yani minyonlar...
Tıpkı daha önce “Madagaskar” serisindeki penguenlere olduğu gibi “Çılgın Hırsız”da da minyonlar, gördükleri ilgi ve sevgi sayesinde filmden taştılar ve kendi filmlerinin yapılmasına neden oldular. Bu “Çılgın Hırsız” filmlerinin ‘öncesi’ni anlatan filmde sürekli yönlendirilmek arzusu taşıyan bir topluluk olan minyonların kendilerine bir sahip arayışlarını izliyoruz. Enteresan olan genellikle kötü liderlerin peşine takılıyor olmaları, onların 'güç'lerine hayranlık duymaları. Bu anlamda küçük bir alegori de sunmuyor değil film. Bu son derece saf ve eğlenceli tiplerin neden böyle bir lidere kapılanmak istediklerinin cevabını verdiği pek söylenemez filmin. Belki de insanların güce tapan yönlerine yapılan bir vurgudur bu! 1960’ların Londra’sında kraliçe Elizabeth’in tacının peşine düşmüş suç kraliçesi Scarlet Overkill’in peşine takılan sarı kahramanlarımızın üç kişilik öncü grubu büyük bir karmaşanın ortasında kalıyorlar film boyunca. Güzel fikirler, kutuplardan New York’a oradan da Londra’ya uzanan zengin bir coğrafya içinde, dönemin şahane rock müzikleri eşliğinde eğlenceli bir animasyon izliyoruz sonuç olarak. 3,5/5

Minyonlar
Minions
Yönetmenler: Kyle Balda, Pierre Coffin
Seslendirenler: Beren Saat, Kenan Doğulu
91 dakika

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Kesintisiz, melankolik ve heyecanlı

VICTORIA

Romantik başlayıp heyecanlı bir soygun filmine dönüşen, 140 dakika süren, tek plan çekilmiş kesintisiz anlatımıyla sinema sanatında bir meydan okuma “Victoria”... 

Son yılların en dikkat çekici yapımlarından biri olan “Victoria”, filme de adını veren şahane bir kızı tanıtıyor bize. Berlin’e Barselona’dan gelmiş, okuduğu konservatuarda tutunamayınca kendisini hayatın akışına bırakmış, küçük bir kafede garsonluk yapmaktan gocunmayan bir genç kız. Bir gün sabaha karşı tek başına takıldığı bir barın çıkışında tanıştığı üç arkadaşla bir süreliğine takılmaya karar verir. Bu genç adamlar haşarı çocuklar gibi neşeli ve kabına sığmayan arkadaşlardır. Özellikle diğerlerine göre daha yol yordam bilen Sonne ile Victoria arasında bir çekim oluşur daha ilk dakikalarda. Önlerindeki bir saati hep birlikte yarı romantik ve yarı çılgın aktivitelerle geçirmeye başlarlar. Ancak gençlerin sabah olmadan hayır diyemeyecekleri bir işleri vardır yapmaları gereken. Bu bir soygun işidir ve onlara katılacak bir diğer arkadaşları son anda oyun dışı kalır. O saatten sonra başka birisini bulmaları imkansızdır. Gençler Victoria’dan yardım istemek zorunda kalırlar. Genç kadın öncelikle Sonne’yi merak ettiği için teklifi kabul eder. Gün doğana kadar yaşanacaklar hiçbirinin beklemediği bir sona ulaştıracaktır onları... 
“Victoria” bu hikayeyi klasik anlatı yapısına bağlı bir senaryoyla ele alsaydı bu kadar çarpıcı bir film elde edemezdi belki de. Ama Alman yönetmen Sebastian Schipper bu hikayeyi anlatabilmenin en zor yolunu seçmiş. Bütün filmi tek plan olarak kesintisiz bir şekilde çekmeye soyunmuş. Böylece 140 dakika boyunca Victoria’nın bu tehlikeli macerasını gerçek zamanlı olarak izliyoruz. Müthiş bir planlama-programlamanın her saniyesinde kendisini belli ettiği bir film bu. Üstelik “Birdman”de olduğu gibi bilgisayar destekli kurgusal hilelere de başvurulmamış hiç. 

Tatlı bir aşk filminden, ‘kaçak aşıklar’a...
Kurgusal bir ayrım olmasa da hikayesinin gereği filmi ikiye ayırmak mümkün aslında. İlk yarısı Victoria’nın bu tekinsiz gençlerle tanışıp kaynaştığı ve içlerinden biriyle diğerlerinden farklı bir duygusallıkla yakınlaşması... Burası çok güzel yazılmış diyaloglarla, iki genç oyuncunun (Laia Costa ve Frederick Lau) bir eldivene giren parmaklar gibi birbirleriyle uyum sağlayabilmiş olmalarının da etkisiyle şahane ve romantik bir tanışma hikayesi... Damdan düşer gibi kendilerini bir soygunun içinde buldukları bölüm ise ikinci bölümü oluşturuyor. Bu kısım teknik anlamda çok zorlayıcı. Arabaya binip inmeler, mekandan mekana girip çıkmalar ve baş döndürücü bir hızla gelişen olaylar bu hiç kesmeden kurulan yapıyı oldukça zora sokan meydan okumalar. Filmin bu anlamda bir teknik falsosu yok. İlk kısım mükemmele yakın bir kimya ile büyülüyor. Görür görmez sevdiğimiz Victoria’nın başına bir şey gelecek tedirginliğiyle bir süre izledikten sonra hikaye sıkıcılıktan uzak bir romantizme evriliyor. İkinci bölüm ise kuşkusuz daha gergin ve hareketli kısım. Burada ise özellikle de soygundan hemen sonra yaşananlar biraz uzatılmış hissi yaratmıyor değil. Ama yönetmenin bu kaygısını da anlamak lazım. O kadar çok şey yaşanıyor ki gözlerimizin önünde, bütün bu olan bitenin ikna ediciliği 90 dakika içinde çok sorgulanabilirdi. 140 dakikalık süre bu sorgulamayı tümüyle yok etmese de belli oranda azaltıyor. Ancak yine de tek planın sınırladığı bir mekan birliği var filmde. Soygundan sonraki olaylar çok hızlı bir şekilde, birbirlerine çok yakın cadde ve sokaklarda geçmek zorunda çünkü.
Açıkçası ilk bölüm karakter odaklı, küçük bütçeli bir aşk filmi kadar lezzetli. İkinci kısımdaki dönüşüm, filmi hikaye odaklı bir hale getiriyor ki onun da kendine ait meziyetleri var. Bu anlamda bir film fiyatına iki film tatmini de sağlamıyor değil yani... 
Alman yönetmen Schipper'in filmini tek plan çekmiş olmasını "şov yapmış" ve "kibirlilik" olarak gören bazı yazarlara ise Schipper'in yaptığı için bir şov sayılmayacağını, ama bir 'meydan okuma' olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyleyebilirim. Bence "şov" yakıştırmasını "Birdman"deki yönetmenliğiyle Innnaritu daha çok hakediyor... 4/5

Victoria
Yönetmen: Sebastian Schipper    
Oyuncular: Laia Costa, Frederick Lau, Franz Rogowski, Burak Yiğit, Max Mauff
140 dakika


18 Temmuz 2015 Cumartesi

Haftanın filmlerinden seçmeler (17 Temmuz)

Sıra dışı bir süper kahraman 

Çizgi roman yayıncılığının dev markası Marvel, Iron Man, Hulk, Kaptan Amerika, Thor gibi karakterlerini dergi sayfalarından sinemaya aynı taktikle taşımaya devam ediyor. Bu süper kahramanlar önce kendilerine ait maceralar içeren filmlerle sonra da bir araya geldikleri “Yenilmezler” filmleriyle Hollywood’u büyük bir krize girmekten kurtardı adeta. Marvel’in çizgi roman uyarlamalarının getirdiği hareketlilik aslında bütün stüdyoların işine yaradı. Her ne kadar gişe filmlerinde bir çeşitlilik tıkanmasına yol açmış olsa da...
1939’dan beri faaliyette olan şirketin süper kahraman sandığında daha onlarca filmlik malzeme sırasını beklemekte. 2009’dan beri Disney’e ait olan Marvel şirketi, “Yenilmezler” (The Avengers) ekibinin dışında kalan “Fantastik Dörtlü”, “Örümcek Adam” ve “X-Men” filmleriyle, televizyonda da türlü türlü dizileriyle eğlence sektörüne yön vermeye devam ediyor.  
Orijinal “Yenilmezler” ekibinin eksikleri de yeni filmlerle kapatılmaya devam ediyor. İlk kez 1962 yılında çizgi roman sayfalarında kendisine yer açan “Ant-Man” nihayet karşımızda... “Yenilmezler” ekibine The Wasp adlı başka bir küçük ölçekli süper kahramanla birlikte katılan “Ant-Man”in macerası, Hank Pym adlı bir bilim adamının küçülebilir ve içindekini de küçültebilir bir üniforma icat etmesiyle başlar. Pym üniformayı ilk önce kendisi giyer, kız arkadaşı Janet da benzer bir üniformayla “The Wasp” olur. Ancak Janet’ın ölümünün ardından Pym, Ant-Man olmayı bırakır. Yıllar sonra üniformayı giymesi için usta bir hırsız olan Scott Lang’i bulur. Scott suç işlerini bırakıp ayrıldığı karısından olan kızına en azından iyi bir baba olmaya çalışmaktadır. Ancak suçlu geçmişi peşini bir türlü bırakmaz. Eski öğrencisi Cross’un aynı icadı kötü amaçlar için kullanmasına engel olmak isteyen Pym, iş bulmakta zorlanan Scott’ı ikna eder ve macera başlar.
“Ant-Man” diğer Marvel karakterlerinden farklı olarak komedi yanı daha ağır basan bir karakter. Zaten bu yüzden onu daha çok komedi filmlerinden tanıdığımız bir aktöre emanet etmişler. Paul Rudd filmin sevimli yüzünü hem senaryoya verdiği katkıyla hem de performansıyla güçlendiriyor. Nitekim hem Scott’ı bize tanıtan girizgahıyla hem de oyuncak trenlerin arasındaki final kapışmasıyla hayli eğlenceli sahneler izliyoruz. Ama filmin ikinci perdesi, yani orta kısmı her süper kahraman serisinin ilk filminde karşımıza çıkan kimi klişeleri barındırması sebebiyle biraz aksıyor. Scott’ın Pym ve çekici kızı Hope tarafından eğitildiği sahneler uzuyor ve her ne kadar eğlenceli hale getirilmeye çalışılsa da tempoyu bir miktar düşürüyor. Scott’ın kızıyla olan duygusal sahneleri tipik bir aile filmi klişesine saplanıyor. Tabi ki mantığın yüzde yüz devreye girmesini beklemiyoruz böyle bir filmde ama yine de Scott’ın karıncalarla birlikte bir ordu lideri gibi hareket etmesi bir süper kahraman karakter için bile bir handikap. Bu konuda Paul Rudd pozitif enerjisiyle elinden geleni de yapıyor. Zaten komediye vurmazsanız “Ant-Man”i seyirciye sevdirebilmek biraz zor.  
Beyazperdede daha önce de küçülen kahramanlı filmler izlemiştik. “Ant-Man” bu anlamda birkaç sahneyle yeni bir şeyler deniyor. Scott’ın elbiseyi ilk giydiği sahne ve bütün o komik final sahnesi sınıfı geçiyor. Dr. Pym rolündeki Michael Douglas’ın filmin hemen başında bilgisayar teknolojisi sayesinde gençleştirilmesi ve “Temel İçgüdü”deki (Basic Instinct) haline getirilmesi ise ‘vay canına’ dedirtiyor doğrusu...      
Filmin son yazılarının en sonunda ise muhtemelen yeni “Kaptan Amerika” filmine bir köprü kuruluyor. Meraklılarına salonu hemen terketmemelerini de öğütlemek lazım... (3/5)

Ant-Man
Yönetmen:  Peyton Reed
Oyuncular: Paul Rudd, Evangeline Lilly, Michael Douglas, Corey Stall, Bobby Cannavale, Judy Greer, Michael Pena

117 dakika







Amerikan rüyasının sonu!

Orijinal ismi “Göçmen” olsa da bizde daha akıllıca bir türkçe isim konulmuş bu filme. “Bir Zamanlar New York”da Avrupa’daki I. Dünya Savaşı’ndan Amerika’ya kaçan göçmenlerin sefaletlerine odaklanıyoruz. Binbir zorluk içinde geçen bir gemi yolculuğuyla New York’a varan göçmenler Ellis adasında karşılanmakta, çalışamayacak kadar hasta olanlar ve kalacak bir adres gösteremeyenler adada karantinaya alınıp geri gönderilmekteler. Polonya’dan kız kardeşiyle birlikte göç eden Ewa da anne babasını gözleri önünde cinayete kurban vermiş acılı bir genç kadındır. Kız kardeşi hasta olduğu için adadaki hastaneye yatırılır, kendisi de teyzesinin adresini yetkililere doğrulatamadığı için sınır dışı edilmek üzere kenara ayrılır. Ama adada tanıştığı Bruno adlı bir adam ona yardım eder ve beraber New York’a gelirler. Bruno Ellis adasında genç kadınları seçip uyduruk bir tiyatro grubu görüntüsünde onlara konsomasyon yaptırarak iş buluyordur. Ewa en başta buna dirense de sonunda kız kardeşini hastaneden çıkartacak rüşvet parasını toparlayabilmek için kabul etmek zorunda kalır. Zaten eniştesi de adı çıktığı için onu evine almayı reddetmiştir.
Zaman geçtikçe Bruno’nun kendisine olan hastalıklı tutkusundan bunalan Ewa tek teselliyi Bruno’nun kuzeni Emil’de bulur. Emil sihirbazlık yaparak geçinen sempatik bir genç adamdır. Ama Bruno’yla daha önceden de yaşanan bir kız meselesi yüzünden sürekli didişmektedir. Hikaye giderek trajik bir sona doğru sürüklenen klasik bir aşk üçgenine dönüşür.
“Bir Zamanlar New York”un en büyük avantajı rol aldığı her filme ekstra bir değer katan Marion Cotillard. Ewa rolünde izlediğimiz güzel Fransız oyuncu, sessiz sinemanın güzel kadınlarını andırıyor sık sık. Yönetmen Gray birçok sahnede onun anlamlı, güzel yüzüne yaklaşarak bu avantajı sonuna kadar kullanıyor. Açıkçası ‘kötü yola düşen göçmen kızın melodramı’ hikayesi çok yeni bir hikaye olmamasına rağmen film kendini bir şekilde izletiyor. Amerikan rüyasının nasıl bir aldatmaca olduğunu, Amerika’nın her gelene kucak açan bir ülke olmadığını, binlerce kez izlemişiz sonuçta. Ama filmin bize sık sık “Baba” (The Godfather) ya da “Bir Zamanlar Amerika”nın (Once Upon A Time in America) atmosferini hatırlatan puslu, kahverengi tonlarındaki görüntü çalışması birinci sınıf.. Bruno rolünde elindeki kısıtlı malzemeye rağmen harika bir performans çıkaran Joaquin Phoenix de çok iyi. Ama film fazla kasvetli, yer yer ikna sorunları olan bir senaryoya sahip yine de. Özellikle de malum aşk üçgeninin son kenarını tamamlayan Emil karakteriyle ilgili ciddi sorunları var senaryonun... (3/5)

Bir Zamanlar New York
The Immigrant
Yönetmen: James Gray
Oyuncular: Marion Cotillard, Joaquin Phoenix, Jeremy Renner, Dagmara Dominczyk 
120 dakika 






Kayıp çocuklar ve tatminsiz büyükleri...

Avustralya yapımı film gergin bir kayıp hikayesi ama aynı zamanda bir taşra kasabasında sıkışmış, dişiliğini kaybetmiş/arayan iki kadının, bir anne-kızın da hikayesi.
Çöl ortasında küçük bir kasabada yaşayan Parker’ların bir erkek bir de ergen bir kız çocukları vardır. Oğlanın bazı geceler sıkıntıdan dışarı çıkıp etrafta dolaşma huyu varken, kız bütün sıkıntısını kasabalı erkeklerle birlikte olarak atmaya çalışmaktadır. Bir gece evden çıkarlar ve artık ‘kayıp’tırlar.
Anneleri Catherine de uzun zamandır kocasından cinsel bir ilgi görmemenin sıkıntısını taşıyordur. Bu sıkıntıya bir de çocuklarının kaybolması eklenir. Kocanın ise sıkıntısının ne olduğu tam olarak anlaşılamamakta. Catherine rolünde izlediğimiz Nicole Kidman’ın bu projeyi seçerken, bir oyuncu olarak ilgisini neyin çektiğini anlamak mümkün. Çünkü Catherine bir sürü ihtiyaç içinde, bir insan (özellikle de erkek) yakınlığına hasret bir taşra kadınını çok iyi oynuyor. Ancak iyi başlayan hikaye bir süre sonra garip bir kafa karışıklığına uğruyor. Anne-kızın depresyondan kaçışı birbirlerinden habersiz olarak cinsellikte aramaları, hoş bir paralellik sunuyor sunmasına ama oğlanın kayboluşu, ergen kızın birlikte olduğu erkeklerin durumları, çocukları arayan kasaba şerifinin tutarsız karakteri, Catherine’in kocasının ruh halindeki muğlaklık filmin asıl derdinin de havada kalmasına sebep oluyor. Erkek karakterlerle ne yapacağını bilememiş sanki yönetmen...
Aslında “Fırtınanın Ortasında” hem güçlü oyunculara hem de sinema için şahane bir mekana ve ekibe sahip bir film, ama ne yazık ki yörüngesinden çıkınca seyircisini aynı Catherine gibi yarı-tatmin bir şekilde uğurluyor salondan. (2,5/5)   

Fırtınanın Ortasında
Strangerland
Yönetmen: Kim Farrant
Oyuncular: Nicole Kidman, Hugo Weaving, Joseph Fiennes, Maddison Brown, Nicholas Hamilton
112 dakika