Eleştirmenin Not Defteri

15 Ekim 2015 Perşembe

KORKU TERAPİSİ

İnsanoğlunun inanç meselesiyle imtihanı...
Filmin türkçe adının “Korku Terapisi” olduğuna bakmayın, bu filmin içinde korku öğelerinin de olduğunu seyirciye hissettirmek için yapılmış bir numara. Filmde sık kullanılan bir terapi var gerçekten ama onun adı “regresyon terapisi”. Uzman terapistler hastalarına uyguladıkları bu terapide onları anılarına götürerek, travma yaşamalarına neden olan duygusal ve zihinsel kilitleri açmaya çalışırlar. Bu terapinin handikapı, terapistin hastayı yönlendirmesi sırasında anıların fantezilerle karışabilme olasılığı... En çok da “Diğerleri” (The Others) adlı filmiyle uluslararası ilgi kazanan Alejandro Amenabar da orijinal adı “Regresyon” olan bu yeni filminde hem karakterlerine hem de seyircisine bu terapiyi uyguluyor adeta...
1980’lerde patlayan satanizm korkusu, tıpkı 60’lı yıllardaki komünizm korkusu gibi bazı toplumların dengesini bozmuş, insanların birbirlerini ihbar etmesine yol açmıştı. “Korku Terapisi” de 1990’da geçen hikayesinde küçük bir Amerikan kentinde dedektif Bruce Kenner’ın peşine takılıyor. Kenner bir agnostiktir (Tanrı’nın varlığını tümüyle reddetmeyen ama şüpheyle yaklaşan düşünce akımı) ve baba tacizine uğradığı için kiliseye sığınan Angela adlı genç bir kızın vakasıyla ilgilenmeye başlar. Angela’nın ifadesine göre babası ve beraber yaşadıkları büyükannesi satanist bir tarikata mensupturlar. Kenner bir psikologtan destek alarak Angela’nın babasına regresyon terapisi uygular. Böylelikle gerçeklerle hayallerin karıştığı karmaşık bir inanç savaşı başlar. Psikolog bilimi, Angela’nın sığındığı kilisenin rahibi dini, polis de otoriteyi temsil eder. Herkes kendi inancına tutunarak Angela’nın ifadelerini yorumlamaktadır ve herkes kendi inandığını diğerlerine kabul ettirme derdindedir.
Zaten Amenabar’ın anlatmak istediği tam da bu. Film şeytana tapan bir tarikatın peşine düşen polisin hikayesini anlatırmış gibi yaparken aslında insanların ‘körü körüne inanmak’ eğilimlerine eleştirel bir bakış getiriyor. Zira kendi inandıklarını radikalleştirenler önlerindeki gerçeği farkedememektedirler. Ethan Hawke ve David Thewlis gibi nitelikli oyuncuların göz doldurduğu film belki büyük bir buluşa ve unutulmaz bir yapıta dönüşmüyor. Ama  düşünmeye zorlayan, sürekli ters köşeye yatıran ve şüphe duyduran hikayesi ve kopkoyu tekinsiz atmosferiyle kendisini ilgiyle izleten bir film olmayı başarıyor. Bizim cinli islami korku filmleri çeken yönetmenlerin asla cüret edemediği sorgulamalara giriyor tecrübeli yönetmen Amenabar. Kutsal bir mesaja ulaşmayı reeddetip karakterini (Kenner’ı) ortada bırakması ise neye inanacağını şaşıran insanoğlunun halini gösteriyor aslında...  Filmdeki tüm günahkar karakterlerin içinde bedel ödemeye razı olan tek karakterin ise Angela’nın babası olması son derece düşündürücü... 3,5/5

Korku Terapisi
Regression
Yönetmen: Alejandro Amenabar
Oyuncular: Ethan Hawke, Emma Watson, David Thewlis, Aaron Ashmore

106 dakika

TEHLİKELİ YÜRÜYÜŞ

Nefes kesen anlamlı bir yürüyüş!

1974 senesinde, bugün artık olmayan İkiz Kuleler’in arasına çelik halat çekip üzerinde yürüyen Fransız sanatçı Philippe Petit’nin gerçek hikayesi “Tehlikeli Yürüyüş”te...

Yapımı yaklaşık altı yıl süren ve 1973’te açılan Dünya Ticaret Merkezi gökyüzüne yükselen ikiz kuleleriyle New York şehrinin sembollerinden biriydi. Malum 11 Eylül saldırısında 2.606 insanla birlikte tarihe gömülen ikiz kuleler, kimine göre kapitalizmin en ihtişamlı eseri, kimine göre göklere ulaşmaya çalışan insanlığın zaferiydi. Fransız sanatçı Philippe Petit içinse başka türlü bir cazibe merkezi. Petit 1968’de bir dişçi muayenehanesinde beklerken karıştırdığı dergide ikiz kulelerin inşaatının başladığını okuduğundan ve bitmiş halinin çizimini gördüğünden beri bir hayal kurmuştu: İki kulenin arasında bir çelik hat çekip üzerinde yürümek... Kendi ifadesiyle bu “yüzyılın en artistik suçu” olacaktır.
Petit’nin altı yıl boyunca hazırlık yapıp 1974’te gerçekleştirdiği bu zor hayalinin hikayesi daha önce 2008’de Oscar ödüllü bir belgesele de konu olmuştu. “Teldeki Adam” (Man on Wire) Petit’nin hayalinin ve gerekçelerinin heyecanlı ve eğlenceli bir anlatımıydı. Bu barışçıl başkaldırının güzel bir ifadesiydi. Nasıl olmasındı ki, hikaye durduğu yerde cazipti. Petit yerden 400 metre yükseklikte, yaklaşık 200 kilo ağırlığındaki ve 8 metre uzunluğundaki bir çelik halat üzerinde 45 dakika boyunca elindeki 25 kiloluk denge çubuğuyla tam 6 yürüyüş gerçekleştirmişti. Çıkarıldığı mahkemede New York’un ünlü Central Parkı’nda çocuklar için gösteri yapma cezasıyla (!) salıverilmişti.
Petit yardımcılarıyla birlikte henüz inşaatı yeni bitmiş olan kulelere gerekli malzemeleri bir gece önceden gizlice sokmuş ve sabahında bu nefes kesen, anarşist ve artistik yürüyüşünü gerçekleştirmişti.

Hayalinin peşinden yürü!
“Geleceğe Dönüş” (Back to the Future), “Mesaj” (Contact) ve “Forrest Gump” filmlerinin usta yönetmeni Robert Zemeckis’in filmi ise Petit’nin Fransa’daki akrobasi tutkusundan başlayarak İkiz Kuleler’deki yürüyüşüne kadar geliyor. Sanatçının Fransa’daki yıllarını adeta, yine çok sevilen başka bir Fransız filmi “Amelie” gibi anlatıyor Zemeckis. Petit’nin hiperaktif tavırları, güleryüzü ve pozitif bir rol model olarak portresi filmin ilk yarısını bir komedi filmi profiline yaklaştırıyor yer yer. Sanatçıyla ilgili bir sürü cümle kuruyor film buralarda ancak bu hayalinin ardındaki felsefeyi önceki belgesel film kadar güçlü kuramıyor. Türlü oyunlarla (Petit’nin film boyunca Özgürlük Heykeli’nin tepesinden yaptığı anlatıcılık, siyah beyaz sokak performansları, küçük bir romantik hikaye gibi) eğlendiriyor, izletiyor kendisini ama Petit’nin akıl hocası eski akrobat Baba Rudy’nin birkaç sahnesi dışında çok da derinleşemiyor.
Filmin son 30-40 dakikası ise olayı bambaşka bir boyuta taşıyor. Sinemada seyirciye yükseklik duygusunu bu kadar güçlü veren başka bir film hatırlamıyorum. Petit’nin olağanüstü yürüyüşünü Zemeckis apayrı bir film gibi ele alıyor adeta. Son derece inandırıcı bir sinematografiyle (biraz da süsleyerek) o telin üzerinde yürüdüğünüzü düşündürtüyor. Yükseklik korkunuz olmasa bile kalp atışlarınızı hızlandırmayı, yer yer başınızı döndürmeyi başarıyor. Özellikle de IMAX bir salonda 3D izlediğinizde bu etki iki üç kat artıyor. Zemeckis’in filmi tabi ki belgeselle olan farkını bu son yarısında gösteriyor en çok. Petit rolünde izlediğimiz Joseph Gordon-Levitt her filminde olduğu gibi yine şeker gibi! Sevimli performansıyla film boyunca izletiyor kendisini.. Baba Rudy rolünde Ben Kingsley o kadar rahat ki, zaten benzer karakterlere defalarca hayat vermişti...
“Tehlikeli Yürüyüş”, bir ‘hayalinin peşinden koş’ hikayesi olarak 7 yaşından büyük çocuklarla da izlenebilir. Ama yüksek yerlerde yürümek konusunda gereğinden fazla cesaretlenmelere kapılmamalarını da hatırlatmalısınız onlara. 3,5/5

Tehlikeli Yürüyüş
The Walk
Yönetmen: Robert Zemeckis
Oyuncular: Joseph Gordon-Levitt, Charlotte Le Bon, Ben Kingsley, James Badge Dale, Clement Sibony, Cesar Domboy

123 dakika 

3 Ekim 2015 Cumartesi

BULANTI

Aydınlığı emen karanlık! 


Türkiye’nin önemli sinemacılarından biri olan Zeki Demirkubuz’un yeni filmi “Bulantı”, en başta Fransız düşünür ve yazar Jean-Paul Sartre’ın aynı adlı romanından uyarlanmış gibi algılansa da onunla pek ilgisi yok. Ama kuşkusuz Dostoyevski, Camus ve Goethe gibi yazarların dünyasına olduğu kadar Sartre’ın varoluşçu romanını anımsatan kimi özellikleri de yok değil. Demirkubuz bu filminde üst orta sınıfının aydın bir üyesinin, bir edebiyat öğretim görevlisinin karanlık ruh haline çeviriyor kamerasını. Ahmet sevgilisiyle olduğu akşam karısı ve kızını (‘Yazgı’yı) bir trafik kazasında kaybeder. Ancak bu büyük trajediden çok etkilenmemiş gibi hayatına devam eder. Derslerine giriyordur, sevgilisiyle ilişkisi sürüyordur. Ama Ahmet’in içindeki karanlık giderek büyüyecektir. Sevgilisiyle arası giderek bozulacak, huzursuzluğu artacak ve kendi sağlığından da şüphe etmeye başlayacaktır. Zaten gözleri açık uyuyan hatta bazen ölü sanılan, yarı ölü bir adamdır. Evine temizliğe gelen ve eski hayatından tanıdık kalan tek şey olan apartman görevlisi Neriman, etrafında insanlığını hatırlatabilecek tek kişidir aslında. Sonunda içindeki karanlık dışarıyı da kaplayınca kendisiyle yüzleşecektir (bir nevi ‘İtiraf’ edecektir)..
Filmin sonunun neredeyse tümüyle karanlıkta geçmesi, yani Ahmet'in kendi kendiyle başbaşa kalıp bir yüzleşme yaşadığı sahne sinematografik bir zirveyi işaret etse de öncesinde fazlasıyla bildik sularda yüzüyor Demirkubuz. Aydın bencilliği, insanların kötücüllüğü ve hatta modernitenin insanı yalnızlaştırıcı, farkındalıktan uzaklaştırıcı etkisini bir bulantı olarak tarifleyen film, Demirkubuz’un önceki filmlerinin neredeyse tümüne de referanslar gönderiyor.   
Ahmet’in hali ister istemez 'ne kadar çok bilirsen o kadar mutsuz olursun’u düşündürtmüyor değil bir yandan. Mesela Neriman tek odalı bodrum dairesinde (‘Yeraltı’nda), küçük oğlu ve kızını tek başına kıt kanaat geçindirebilse de Ahmet kadar mutsuz ve arayış içinde değildir. Ahmet’in arayışı ise çok umutsuzdur. Saçma sapan flörtlerinden tatmin olması mümkün değildir. Sahte karizmasının çizilmesi an meselesidir. Nitekim eski öğrencisinin evindeki kaçamağı sırasında, bir genç kızın odasında (‘Bekleme Odası’nda) kızgın bir erkek arkadaştan saklanmak zorunda kaldığında bu gerçekleşir de...
Demirkubuz’un Ahmet’i başka bir oyuncuya bırakmaması cesur ve son derece de bilinçli alınmış bir karar. Yine kendisinin başrolde olduğu 2003 yapımı filmi “Bekleme Odası”nı bir ölçüde tamamlayan bir film olmuş “Bulantı”. Ancak tabi ki Demirkubuz’un oyunculuğu bazen yabancılaştırıcı bir etki yaratmıyor da değil. Ayrıca karakterin baskınlığı diğer oyuncuların da alanını bir hayli kısıtlıyor. Yine de bu kısıtlı alanda sevgili rolünde Öykü Karayel yemek sahnesindeki, Ahmet'in hiç önemsemediği erkek kardeşi rolünde Çağlar Çorumlu da kısa performanslarıyla dikkat çekebiliyorlar..
Belki “Masumiyet” ya da “Kader” gibi zirve filmlerinden biri değil ama “Bulantı” yine de baştan sona ilgiyle izlenen ve kendisinin de oynamasının etkisiyle daha önce hiç olmadığı kadar samimi bir Zeki Demirkubuz filmi...  3/5 

Bulantı
Yönetmen: Zeki Demirkubuz
Oyuncular: Zeki Demirkubuz, Öykü Karayel, Şebnem Hassanisoughi, Çağlar Çorumlu, Ercan Kesal, Nurhayat Kavrak

117 dakika

2 Ekim 2015 Cuma

MARSLI

Mars’ta tek başına...

Ülkemizde de ilgi gören Andy Weir imzalı “Marslı” adlı popüler romanın jet hızıyla çekilen filmi sinemalarımızda bu hafta... Film uzun süresine rağmen gayet akıcı ve şık bir NASA reklamı gibi.. 

Mars gezegeninde araştırma yapan altı kişilik bir astronot ekibi gezegendeki büyük bir fırtına sonrasında acil kalkış yapmak zorundadır. Bir anda fırtınanın tam ortasında kalan ekipten geride kalan bir kişinin, botanikçi/mühendis Mark Watney’in öldüğünü sanan arkadaşları Mars’ı son anda terk edebilirler. Böylece Mark’ın Mars’taki yanlız günleri de başlar. Mars’ı sürekli gözleyen NASA çalışanları bir süre sonra Mark’ın terkedilmiş üste bazı değişiklikler yaptığını farkederler.. Mark’ın zekası, NASA’nın zeki mühendisleri ve son derece insancıl yöneticileri sayesinde milyonlarca kilometre uzaktan birbirleriyle iletişim kurup geniş çaplı bir kurtarma operasyonu da başlatacaklardır.
NASA’nın milyonluk imkanlarını tek bir astronotlarını bile kurtarmak için bir çırpıda harcayabileceğinin anlatıldığı bu Ridley Scott filmi, başından sonuna ilgiyle izletiyor kendini. Üstelik pek çok bilimsel ve sıkıcı detayın başarıyla üstesinden gelindiği gayet anlaşılır bir senaryoyla yapıyor bunu. Doğrusu son derece popüler olan romanı okumaya fırsatım olmadı, hemen filmi geliverdi zira.. Ama beklenti oldukça yüksekti. Çünkü her ne kadar son yıllarda kariyeri çok iyi gitmese de, bilimkurgu türüne “Blade Runner” ve “Alien” gibi çok önemli filmler armağan etmiş önemli bir yönetmenin bir uzay macerasıyla daha karşımıza geliyor oluşu belli bir heyecan yaratıyor sinemaseverde. 
Ancak bu filmin bir Ridley Scott vizyonundan çıktığına inanmak pek mümkün değil. Kuşkusuz “Marslı” gibi filmler Ridley Scott’ın çok rahat çekebileceği türden filmler, ama yönetmenin dünyasına ya da yorumuna pek de alan açmayan bu tip mega bütçeli filmler her zaman “Gladyatör” gibi sonuçlar doğuramıyor. Müzikleri, görüntüleri, parlak oyuncuları, akıcı diyalogları ve baştan sona pozitif bir tavırla ele alınmış hikayesiyle “Marslı” akıp gidiyor rahat bir şekilde ama derinleşemiyor bir türlü... Aslında bunun sebebi filmin Mark’ın koskoca ve yabancı bir gezegende tek başına kalmasının ne melankolisini ne de felsefesinin tadını hiç çıkarmıyor olması. Bunun yerine hikayenin NASA tarafındaki kurtarma çalışmalarına daha çok önem verilerek yeni bir “Apollo 13” filmi yapılması tercih edilmiş sanki. Mark’ın umutsuzluğa çok fazla kapılmayıp, karşılaştığı tüm zorlukların üstesinden kolayca gelmesi, filmin geçen yıl izlediğimiz “Yerçekimi”nde (Gravity) olduğu gibi izleyicisini uzaydaymış gibi heyecanlandırması mümkün kılmıyor pek. Filmin NASA’da geçen bölümleri ise büyük bir reklam filmi gibi. Kurumun aslında ne kadar şeffaf çalıştığı, basından bir şey saklamamaya özen göstermesi, insana değer veriyor oluşu, ne kadar güzel ve çalışkan insanlar çalıştırdığını gözümüze sokan sahneleri her ne kadar eğlenceli olsalar da filmin dezavantajını oluşturmakta. Evet, bir yandan da uzun bir NASA reklam filmi duygusu vermiyor değil “Marslı”.
Yine de başta Matt Damon olmak üzere sempatik bir oyuncu kadrosu, Abba’dan David Bowie’ye kadar uzanan şarkı listesi, görüntü yönetmeni Dariusz Wolski’nin tertemiz görüntüleri ile 140 dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyor ve güzel duygularla çıkıyorsunuz salondan.. 3/5

Marslı
The Martian
Yönetmen: Ridley Scott
Oyuncular: Matt Damon, Jessica Chastain, Jeff Daniels, Kristen Wiig, Michael Pena, Sean Bean, Kate Mara, Sebastian Stan
141 dakika


25 Eylül 2015 Cuma

"45 YIL" ve "YOK ARTIK!"

Sonra "45 Yıl" gibi filmleri seviyoruz diye biz suçlu oluyoruz! 

Evliliklerinin 45. yılını özel bir partiyle kutlamaya hazırlanan, İngiltere kırsalında rahat ve huzurlu bir yaşantıları olan bir çifttir Kate ve Geoff. Partiye yaklaşık bir hafta kala Geoff’a bir mektup gelir. Mektupta Katya adlı bir kadın cesedinin İsviçre’de buzulların içinde bulunduğu haberi vardır. Katya Geoff’un evlenmeden önceki sevgilisidir ve İsviçre’deki dağ yürüyüşleri sırasında bir buzul çukura düşüp ölmüştür. Cesedi 50 yıldan fazla orada kalmış ve hiç bozulmamıştır. Kate, Katya’yı biliyordur bilmesine ama Geoff’un bunca yıl sonra gelen bu haberle uyanan duygularını elinde olmadan çok kıskanacaktır. Aslında acı olan, Katya’nın hatırası 45 yıldır onlarla birlikte yaşıyordur ve Kate bunu yeni öğrenir.
Seyircilerinin kalbine dokunmayı başarabilen "45 Yıl", iki müthiş oyuncusu Charlotte Rampling ve Tom Courtenay’ın da büyük katkısıyla, zarif senaryosu üzerinden öyle güzel bir sinemasal haz veriyor ki sinematografisiyle etkilenmemek, hikayesinin ruhuyla da duygulanmamak elde değil. Küçük detayların büyük önem kazandığı sahnelerde 45 yılını birlikte geçirmiş bir çiftin içlerinde kopan küçük fırtınalar sarsıcı etkiler yaratmakta. İnsan yaşlandıkça her şeyi değişiyor, bazı fikirleri, bedeni, konuşma tarzı, bazı alışkanlıkları ama kalbi hep aynı kalıyor işte. Katya’nın hâlâ genç olan ölüsü kuşkusuz Geoff’un gençliğine duyduğu özlemle de birleşiyor. Geoff’un Katya’sını hatırlaması, bunca yıl sonra onun yasını tutması ve hatırladıkça özlem duyması Kate’i de yaralıyor giderek. Bir yandan bütün kasabanın, arkadaşlarının davetli olacağı partiyi hazırlamaya çalışırken, diğer yandan kocasının eski aşkıyla mücadele ediyor adeta. 45 yılını verdiği bu evliliğin samimiyetini sorguluyor sessizce Kate.
Yönetmen Andrew Haigh, o kadar zarif bir sinemayla anlatıyor ki bu güzelim hikayeyi insan denen varlığın ne kadar kırılgan ve gizemli mahluklar olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz. Sinemamızda pek sık göremediğimiz insan ruhunun derinliklerine dalabilen zariflikte bir film “45 Yıl”. 4/5

45 Yıl
(45 Years)
Yönetmen: Andrew Haigh
Oyuncular: Charlotte Rampling, Tom Courtenay, Geraldine James
95 dakika     








Eksik kalmış bir çaba..

Her hafta sulu sepken esprilerle dolu yerli yapımların arasında “Yok Artık!” yine de farklı bir amaçla yola çıkıyor. Birbirlerine organik olarak bağlı olmayan komik hikayeleri birbirinden yetenekli oyuncular eşliğinde bir ana çatı altında sunmaya girişiyor. Skeç mantığıyla yazılmış ama öyle değil gibi gözüken samimiyetsiz komedilerden farklı olarak skeç mantığını temel amaç olarak kuran dürüst bir film. Ancak bu sefer de başka bir handikapa fena halde takılınmış: Aynı elden (karikatürist Serkan Altuniğne) çıkmasına rağmen hikayeler arasındaki dengesizlik. Geveze bir taksi şoförünün giderek meddahlaşarak sağda solda anlattığı, inanması zor gibi gözüken tesadüflerin ve durumların oluşturduğu komik hikayelerden oluşuyor film. İlk hikaye gereğinden fazla uzatılmış bir bant karikatür esprisi. Bindiği takside şoföre almanca bildiğini söyleyen adam, şoför Alman bir kıza çarpınca uyduruk almancasıyla zor bir durumda kalıveriyor. İkinci hikaye kızının kaçırıldığı haberini alan bir adamın fidye parasıyla İstanbul trafiğinde cebelleşmesini anlatıyor ki bu da fazla bariz ve demode esprilerle dolu. Ehliyet sınavı sırasında geçen bağrış çağrışlı ve saman alevi gibi olan bölüm filmin en zayıf hikayesi olarak tam ortasında yer alıyor. En güzel hikaye ise açık arayla “Ayrılık” adını taşıyan dördüncü hikaye. Başka bir kadınla birlikte olmak için sevgilisinden ayrılmaya çalışan bir adamın başına gelenler Serkan Keskin ve Algı Eke’nin samimi performanslarının da katkısıyla yükseliyor ve nitelikli bir mizaha ulaşabiliyor. Üstelik bu hikayenin hayli ‘yama gibi’ duran son sahnesine rağmen diğerlerinden daha iyi yazılmış olduğu da bariz ortada. Son hikaye ise sevgilisinin köpek taklidi yüzünden hafızasını kaybeden zavallı bir adamın hikayesini anlatıyor ki ‘çok daha komik olabilirdi’ duygusuyla izlediğimiz bu hikaye de filmin yine de ikinci başarılı bölümünü oluşturuyor.
İster istemez aklımız geçen aylarda izlediğimiz Arjantin filmi “Asabiyim Ben”e (Wild Tales) gidiyor. Komik ama dertleri olan hikayeler, sonunda bir ana damara bağlanmıyordu o filmde. Ama yine de tematik olarak ortak bir paydaya sahiplerdi; öfkesinden taşan bir toplumun tasvirini yapıyordu bütününde. “Yok Artık!”da ise birbirinden farklı temalardan oluşan hikayeler sonunda bir yere bağlanıyor bağlanmasına ama ‘keşke bağlanmasaydı’ diye düşündüren ve ‘bütün bunlara ne gerek vardı’ dedirten bir final bu. Açıkçası her biri kendisini ispatlamış oyunculardan oluşan kadrosu, çalışkan prodüksiyonu ve genç oyuncu/yönetmen Caner Özyurtlu’nun temiz işçiliği daha güçlü ve komik hikayeleri hakediyormuş. 2/5

Yok Artık!
Yönetmen: Caner Özyurtlu
Oyuncular: Erkan Kolçak Köstendil, Serkan Keskin, Algı Eke, Demet Evgar, Çağlar Çorumlu, Murat Akkoyunlu, Şebnem Bozoklu, Necip Memili
90 dakika

4 Eylül 2015 Cuma

"BEN KİMİM?" ve "MİNYONLAR"

İyi çekilmiş ama fazla bildik bir 'tekno-kabus' filmi..

Ne zaman bir hacker filmi izlesek, internetin bu kadar yaygın kullanıldığı bir zamanda paranoya duygusuyla yaşamaya nasıl da mahkum edildiğimizle yüzleşiyoruz. “Ben Kimim?” Alman yapımı bir gerilim filmi. Ama aslında genellikle yalnızlık ve itilmişlik duygusuyla baş etmeye çalışan gençlerin neden hackerlık yapmayı seçtiğini de özetliyor en başta. Tabi ki bunlar artık beylik nedenler. Çünkü ‘önemli’ olmak istiyorlar. Kafaları başka bir dile, yani bilgisayar diline çok çalışan bu genç profil, asosyal bir hayata mahkum edildiğinde bir nevi intikam duygusuyla sisteme saldırıyor. 
"Ben Kimim?"de 25 yaşındaki Benjamin de böyle bir durumda. Karizmatik görünen başka bir hacker olan Max’in dikkatini çekiyor bir gün ve onun ekibine katılıyor. Birlikte daha büyük işler yapmaya çalışıyorlar. Alman İstihbarat Servisi BND’nin merkez binasına sızmaya kadar büyüyor hedefler. Sonrasında hiç istemeyecekleri tehlikeli insanlarla muhatap oldukları yetmiyormuş gibi aralarında da problem çıkıyor.
“Ben Kimim?” ritmi yüksek hikayesi içinde en çok da sanal dünyada ‘hacker’ların arasında olan biteni yapılabilecek en görsel ve anlaşılır haliyle sunarak başarılı oluyor. Üstelik bunun için bilgisayar ekranlarını minimum seviyede kullanıyor yönetmen Baran bo Odar. “Dövüş Kulübü”ne (Fight Club, 1999) göz kırpan ve iki kere ‘twist’ yaptığı finaliyle de ilgi çekiyor çekmesine ama hikayenin en büyük handikapı artık bu hikaye kalıbının çok fazla tanıdık olması. Filmdeki hacker çocuklar da, onları kovalayan sarışın kadın polis ve yaşananların neredeyse tümü de (hep bir kızın dikkatini çekme isteğiyle başlar!) çok tanıdık ve hatta defalarca kullanılmış polisiye/gerilim klişelerinden ibaret. Hikayesine derinlik katmak konusunda da Odar yetersiz kalmış. Ama yönetmen bütün bu klişeler toplamını son derece dinamik bir sinemayla, iyi çekilmiş sahneler ve atmosfer duygusuyla sunuyor seyircisine. Filmin görsel dünyası ve ritmi onu kolay izlenen iyi bir seyirlik haline getiriyor. 2,5/5     

Ben Kimim?
WhoAmI
Yönetmen: Baran bo Odar
Oyuncular: Tom Schilling, Elyas M’Barek, Wotan Wilke Möhring, Tyrine Dyrholm, Hannah Herzsprung
102 dakika







“Çılgın Hırsız”dan önce...


İki “Çılgın Hırsız” (Despicable Me) filmi de animasyon sinemasının en eğlenceli serilerinden birini oluşturmuştu. Sağlam bir teması vardı: Her kötülüğün içinde bir iyilik merkezinin de olabileceği ve onun bu yönünü harekete geçiren durumla karşılaşmasını konu alan, senaryosu iyi yazılmış ilk filmde tanıdığımız Gru, dünyanın ‘taşınamaz varlık'larını (mesela piramitler!) çalan, bencil, acımasız ve üstün zekasını kötülüğe çalıştıran bir çılgın profesör parodisiydi...  Herhangi bir insancıl tavıra pek sahip olmayan Gru, kötü emelleri için kullanmayı planladığı üç yetim çocuk sayesinde içindeki iyi insanla karşılaşıveriyordu. Hikaye güzel, espriler komikti ama rol çalanlar vardı: Gru’nun tüm ayak işlerini yapan ve birbirlerinden klonlanmış küçük yaratıklar, yani minyonlar...
Tıpkı daha önce “Madagaskar” serisindeki penguenlere olduğu gibi “Çılgın Hırsız”da da minyonlar, gördükleri ilgi ve sevgi sayesinde filmden taştılar ve kendi filmlerinin yapılmasına neden oldular. Bu “Çılgın Hırsız” filmlerinin ‘öncesi’ni anlatan filmde sürekli yönlendirilmek arzusu taşıyan bir topluluk olan minyonların kendilerine bir sahip arayışlarını izliyoruz. Enteresan olan genellikle kötü liderlerin peşine takılıyor olmaları, onların 'güç'lerine hayranlık duymaları. Bu anlamda küçük bir alegori de sunmuyor değil film. Bu son derece saf ve eğlenceli tiplerin neden böyle bir lidere kapılanmak istediklerinin cevabını verdiği pek söylenemez filmin. Belki de insanların güce tapan yönlerine yapılan bir vurgudur bu! 1960’ların Londra’sında kraliçe Elizabeth’in tacının peşine düşmüş suç kraliçesi Scarlet Overkill’in peşine takılan sarı kahramanlarımızın üç kişilik öncü grubu büyük bir karmaşanın ortasında kalıyorlar film boyunca. Güzel fikirler, kutuplardan New York’a oradan da Londra’ya uzanan zengin bir coğrafya içinde, dönemin şahane rock müzikleri eşliğinde eğlenceli bir animasyon izliyoruz sonuç olarak. 3,5/5

Minyonlar
Minions
Yönetmenler: Kyle Balda, Pierre Coffin
Seslendirenler: Beren Saat, Kenan Doğulu
91 dakika

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Kesintisiz, melankolik ve heyecanlı

VICTORIA

Romantik başlayıp heyecanlı bir soygun filmine dönüşen, 140 dakika süren, tek plan çekilmiş kesintisiz anlatımıyla sinema sanatında bir meydan okuma “Victoria”... 

Son yılların en dikkat çekici yapımlarından biri olan “Victoria”, filme de adını veren şahane bir kızı tanıtıyor bize. Berlin’e Barselona’dan gelmiş, okuduğu konservatuarda tutunamayınca kendisini hayatın akışına bırakmış, küçük bir kafede garsonluk yapmaktan gocunmayan bir genç kız. Bir gün sabaha karşı tek başına takıldığı bir barın çıkışında tanıştığı üç arkadaşla bir süreliğine takılmaya karar verir. Bu genç adamlar haşarı çocuklar gibi neşeli ve kabına sığmayan arkadaşlardır. Özellikle diğerlerine göre daha yol yordam bilen Sonne ile Victoria arasında bir çekim oluşur daha ilk dakikalarda. Önlerindeki bir saati hep birlikte yarı romantik ve yarı çılgın aktivitelerle geçirmeye başlarlar. Ancak gençlerin sabah olmadan hayır diyemeyecekleri bir işleri vardır yapmaları gereken. Bu bir soygun işidir ve onlara katılacak bir diğer arkadaşları son anda oyun dışı kalır. O saatten sonra başka birisini bulmaları imkansızdır. Gençler Victoria’dan yardım istemek zorunda kalırlar. Genç kadın öncelikle Sonne’yi merak ettiği için teklifi kabul eder. Gün doğana kadar yaşanacaklar hiçbirinin beklemediği bir sona ulaştıracaktır onları... 
“Victoria” bu hikayeyi klasik anlatı yapısına bağlı bir senaryoyla ele alsaydı bu kadar çarpıcı bir film elde edemezdi belki de. Ama Alman yönetmen Sebastian Schipper bu hikayeyi anlatabilmenin en zor yolunu seçmiş. Bütün filmi tek plan olarak kesintisiz bir şekilde çekmeye soyunmuş. Böylece 140 dakika boyunca Victoria’nın bu tehlikeli macerasını gerçek zamanlı olarak izliyoruz. Müthiş bir planlama-programlamanın her saniyesinde kendisini belli ettiği bir film bu. Üstelik “Birdman”de olduğu gibi bilgisayar destekli kurgusal hilelere de başvurulmamış hiç. 

Tatlı bir aşk filminden, ‘kaçak aşıklar’a...
Kurgusal bir ayrım olmasa da hikayesinin gereği filmi ikiye ayırmak mümkün aslında. İlk yarısı Victoria’nın bu tekinsiz gençlerle tanışıp kaynaştığı ve içlerinden biriyle diğerlerinden farklı bir duygusallıkla yakınlaşması... Burası çok güzel yazılmış diyaloglarla, iki genç oyuncunun (Laia Costa ve Frederick Lau) bir eldivene giren parmaklar gibi birbirleriyle uyum sağlayabilmiş olmalarının da etkisiyle şahane ve romantik bir tanışma hikayesi... Damdan düşer gibi kendilerini bir soygunun içinde buldukları bölüm ise ikinci bölümü oluşturuyor. Bu kısım teknik anlamda çok zorlayıcı. Arabaya binip inmeler, mekandan mekana girip çıkmalar ve baş döndürücü bir hızla gelişen olaylar bu hiç kesmeden kurulan yapıyı oldukça zora sokan meydan okumalar. Filmin bu anlamda bir teknik falsosu yok. İlk kısım mükemmele yakın bir kimya ile büyülüyor. Görür görmez sevdiğimiz Victoria’nın başına bir şey gelecek tedirginliğiyle bir süre izledikten sonra hikaye sıkıcılıktan uzak bir romantizme evriliyor. İkinci bölüm ise kuşkusuz daha gergin ve hareketli kısım. Burada ise özellikle de soygundan hemen sonra yaşananlar biraz uzatılmış hissi yaratmıyor değil. Ama yönetmenin bu kaygısını da anlamak lazım. O kadar çok şey yaşanıyor ki gözlerimizin önünde, bütün bu olan bitenin ikna ediciliği 90 dakika içinde çok sorgulanabilirdi. 140 dakikalık süre bu sorgulamayı tümüyle yok etmese de belli oranda azaltıyor. Ancak yine de tek planın sınırladığı bir mekan birliği var filmde. Soygundan sonraki olaylar çok hızlı bir şekilde, birbirlerine çok yakın cadde ve sokaklarda geçmek zorunda çünkü.
Açıkçası ilk bölüm karakter odaklı, küçük bütçeli bir aşk filmi kadar lezzetli. İkinci kısımdaki dönüşüm, filmi hikaye odaklı bir hale getiriyor ki onun da kendine ait meziyetleri var. Bu anlamda bir film fiyatına iki film tatmini de sağlamıyor değil yani... 
Alman yönetmen Schipper'in filmini tek plan çekmiş olmasını "şov yapmış" ve "kibirlilik" olarak gören bazı yazarlara ise Schipper'in yaptığı için bir şov sayılmayacağını, ama bir 'meydan okuma' olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyleyebilirim. Bence "şov" yakıştırmasını "Birdman"deki yönetmenliğiyle Innnaritu daha çok hakediyor... 4/5

Victoria
Yönetmen: Sebastian Schipper    
Oyuncular: Laia Costa, Frederick Lau, Franz Rogowski, Burak Yiğit, Max Mauff
140 dakika


18 Temmuz 2015 Cumartesi

Haftanın filmlerinden seçmeler (17 Temmuz)

Sıra dışı bir süper kahraman 

Çizgi roman yayıncılığının dev markası Marvel, Iron Man, Hulk, Kaptan Amerika, Thor gibi karakterlerini dergi sayfalarından sinemaya aynı taktikle taşımaya devam ediyor. Bu süper kahramanlar önce kendilerine ait maceralar içeren filmlerle sonra da bir araya geldikleri “Yenilmezler” filmleriyle Hollywood’u büyük bir krize girmekten kurtardı adeta. Marvel’in çizgi roman uyarlamalarının getirdiği hareketlilik aslında bütün stüdyoların işine yaradı. Her ne kadar gişe filmlerinde bir çeşitlilik tıkanmasına yol açmış olsa da...
1939’dan beri faaliyette olan şirketin süper kahraman sandığında daha onlarca filmlik malzeme sırasını beklemekte. 2009’dan beri Disney’e ait olan Marvel şirketi, “Yenilmezler” (The Avengers) ekibinin dışında kalan “Fantastik Dörtlü”, “Örümcek Adam” ve “X-Men” filmleriyle, televizyonda da türlü türlü dizileriyle eğlence sektörüne yön vermeye devam ediyor.  
Orijinal “Yenilmezler” ekibinin eksikleri de yeni filmlerle kapatılmaya devam ediyor. İlk kez 1962 yılında çizgi roman sayfalarında kendisine yer açan “Ant-Man” nihayet karşımızda... “Yenilmezler” ekibine The Wasp adlı başka bir küçük ölçekli süper kahramanla birlikte katılan “Ant-Man”in macerası, Hank Pym adlı bir bilim adamının küçülebilir ve içindekini de küçültebilir bir üniforma icat etmesiyle başlar. Pym üniformayı ilk önce kendisi giyer, kız arkadaşı Janet da benzer bir üniformayla “The Wasp” olur. Ancak Janet’ın ölümünün ardından Pym, Ant-Man olmayı bırakır. Yıllar sonra üniformayı giymesi için usta bir hırsız olan Scott Lang’i bulur. Scott suç işlerini bırakıp ayrıldığı karısından olan kızına en azından iyi bir baba olmaya çalışmaktadır. Ancak suçlu geçmişi peşini bir türlü bırakmaz. Eski öğrencisi Cross’un aynı icadı kötü amaçlar için kullanmasına engel olmak isteyen Pym, iş bulmakta zorlanan Scott’ı ikna eder ve macera başlar.
“Ant-Man” diğer Marvel karakterlerinden farklı olarak komedi yanı daha ağır basan bir karakter. Zaten bu yüzden onu daha çok komedi filmlerinden tanıdığımız bir aktöre emanet etmişler. Paul Rudd filmin sevimli yüzünü hem senaryoya verdiği katkıyla hem de performansıyla güçlendiriyor. Nitekim hem Scott’ı bize tanıtan girizgahıyla hem de oyuncak trenlerin arasındaki final kapışmasıyla hayli eğlenceli sahneler izliyoruz. Ama filmin ikinci perdesi, yani orta kısmı her süper kahraman serisinin ilk filminde karşımıza çıkan kimi klişeleri barındırması sebebiyle biraz aksıyor. Scott’ın Pym ve çekici kızı Hope tarafından eğitildiği sahneler uzuyor ve her ne kadar eğlenceli hale getirilmeye çalışılsa da tempoyu bir miktar düşürüyor. Scott’ın kızıyla olan duygusal sahneleri tipik bir aile filmi klişesine saplanıyor. Tabi ki mantığın yüzde yüz devreye girmesini beklemiyoruz böyle bir filmde ama yine de Scott’ın karıncalarla birlikte bir ordu lideri gibi hareket etmesi bir süper kahraman karakter için bile bir handikap. Bu konuda Paul Rudd pozitif enerjisiyle elinden geleni de yapıyor. Zaten komediye vurmazsanız “Ant-Man”i seyirciye sevdirebilmek biraz zor.  
Beyazperdede daha önce de küçülen kahramanlı filmler izlemiştik. “Ant-Man” bu anlamda birkaç sahneyle yeni bir şeyler deniyor. Scott’ın elbiseyi ilk giydiği sahne ve bütün o komik final sahnesi sınıfı geçiyor. Dr. Pym rolündeki Michael Douglas’ın filmin hemen başında bilgisayar teknolojisi sayesinde gençleştirilmesi ve “Temel İçgüdü”deki (Basic Instinct) haline getirilmesi ise ‘vay canına’ dedirtiyor doğrusu...      
Filmin son yazılarının en sonunda ise muhtemelen yeni “Kaptan Amerika” filmine bir köprü kuruluyor. Meraklılarına salonu hemen terketmemelerini de öğütlemek lazım... (3/5)

Ant-Man
Yönetmen:  Peyton Reed
Oyuncular: Paul Rudd, Evangeline Lilly, Michael Douglas, Corey Stall, Bobby Cannavale, Judy Greer, Michael Pena

117 dakika







Amerikan rüyasının sonu!

Orijinal ismi “Göçmen” olsa da bizde daha akıllıca bir türkçe isim konulmuş bu filme. “Bir Zamanlar New York”da Avrupa’daki I. Dünya Savaşı’ndan Amerika’ya kaçan göçmenlerin sefaletlerine odaklanıyoruz. Binbir zorluk içinde geçen bir gemi yolculuğuyla New York’a varan göçmenler Ellis adasında karşılanmakta, çalışamayacak kadar hasta olanlar ve kalacak bir adres gösteremeyenler adada karantinaya alınıp geri gönderilmekteler. Polonya’dan kız kardeşiyle birlikte göç eden Ewa da anne babasını gözleri önünde cinayete kurban vermiş acılı bir genç kadındır. Kız kardeşi hasta olduğu için adadaki hastaneye yatırılır, kendisi de teyzesinin adresini yetkililere doğrulatamadığı için sınır dışı edilmek üzere kenara ayrılır. Ama adada tanıştığı Bruno adlı bir adam ona yardım eder ve beraber New York’a gelirler. Bruno Ellis adasında genç kadınları seçip uyduruk bir tiyatro grubu görüntüsünde onlara konsomasyon yaptırarak iş buluyordur. Ewa en başta buna dirense de sonunda kız kardeşini hastaneden çıkartacak rüşvet parasını toparlayabilmek için kabul etmek zorunda kalır. Zaten eniştesi de adı çıktığı için onu evine almayı reddetmiştir.
Zaman geçtikçe Bruno’nun kendisine olan hastalıklı tutkusundan bunalan Ewa tek teselliyi Bruno’nun kuzeni Emil’de bulur. Emil sihirbazlık yaparak geçinen sempatik bir genç adamdır. Ama Bruno’yla daha önceden de yaşanan bir kız meselesi yüzünden sürekli didişmektedir. Hikaye giderek trajik bir sona doğru sürüklenen klasik bir aşk üçgenine dönüşür.
“Bir Zamanlar New York”un en büyük avantajı rol aldığı her filme ekstra bir değer katan Marion Cotillard. Ewa rolünde izlediğimiz güzel Fransız oyuncu, sessiz sinemanın güzel kadınlarını andırıyor sık sık. Yönetmen Gray birçok sahnede onun anlamlı, güzel yüzüne yaklaşarak bu avantajı sonuna kadar kullanıyor. Açıkçası ‘kötü yola düşen göçmen kızın melodramı’ hikayesi çok yeni bir hikaye olmamasına rağmen film kendini bir şekilde izletiyor. Amerikan rüyasının nasıl bir aldatmaca olduğunu, Amerika’nın her gelene kucak açan bir ülke olmadığını, binlerce kez izlemişiz sonuçta. Ama filmin bize sık sık “Baba” (The Godfather) ya da “Bir Zamanlar Amerika”nın (Once Upon A Time in America) atmosferini hatırlatan puslu, kahverengi tonlarındaki görüntü çalışması birinci sınıf.. Bruno rolünde elindeki kısıtlı malzemeye rağmen harika bir performans çıkaran Joaquin Phoenix de çok iyi. Ama film fazla kasvetli, yer yer ikna sorunları olan bir senaryoya sahip yine de. Özellikle de malum aşk üçgeninin son kenarını tamamlayan Emil karakteriyle ilgili ciddi sorunları var senaryonun... (3/5)

Bir Zamanlar New York
The Immigrant
Yönetmen: James Gray
Oyuncular: Marion Cotillard, Joaquin Phoenix, Jeremy Renner, Dagmara Dominczyk 
120 dakika 






Kayıp çocuklar ve tatminsiz büyükleri...

Avustralya yapımı film gergin bir kayıp hikayesi ama aynı zamanda bir taşra kasabasında sıkışmış, dişiliğini kaybetmiş/arayan iki kadının, bir anne-kızın da hikayesi.
Çöl ortasında küçük bir kasabada yaşayan Parker’ların bir erkek bir de ergen bir kız çocukları vardır. Oğlanın bazı geceler sıkıntıdan dışarı çıkıp etrafta dolaşma huyu varken, kız bütün sıkıntısını kasabalı erkeklerle birlikte olarak atmaya çalışmaktadır. Bir gece evden çıkarlar ve artık ‘kayıp’tırlar.
Anneleri Catherine de uzun zamandır kocasından cinsel bir ilgi görmemenin sıkıntısını taşıyordur. Bu sıkıntıya bir de çocuklarının kaybolması eklenir. Kocanın ise sıkıntısının ne olduğu tam olarak anlaşılamamakta. Catherine rolünde izlediğimiz Nicole Kidman’ın bu projeyi seçerken, bir oyuncu olarak ilgisini neyin çektiğini anlamak mümkün. Çünkü Catherine bir sürü ihtiyaç içinde, bir insan (özellikle de erkek) yakınlığına hasret bir taşra kadınını çok iyi oynuyor. Ancak iyi başlayan hikaye bir süre sonra garip bir kafa karışıklığına uğruyor. Anne-kızın depresyondan kaçışı birbirlerinden habersiz olarak cinsellikte aramaları, hoş bir paralellik sunuyor sunmasına ama oğlanın kayboluşu, ergen kızın birlikte olduğu erkeklerin durumları, çocukları arayan kasaba şerifinin tutarsız karakteri, Catherine’in kocasının ruh halindeki muğlaklık filmin asıl derdinin de havada kalmasına sebep oluyor. Erkek karakterlerle ne yapacağını bilememiş sanki yönetmen...
Aslında “Fırtınanın Ortasında” hem güçlü oyunculara hem de sinema için şahane bir mekana ve ekibe sahip bir film, ama ne yazık ki yörüngesinden çıkınca seyircisini aynı Catherine gibi yarı-tatmin bir şekilde uğurluyor salondan. (2,5/5)   

Fırtınanın Ortasında
Strangerland
Yönetmen: Kim Farrant
Oyuncular: Nicole Kidman, Hugo Weaving, Joseph Fiennes, Maddison Brown, Nicholas Hamilton
112 dakika

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Haftanın filmlerinden seçmeler (10 Temmuz)

Yüreklere dokunan bir film: "Yüzündeki Sır"

Alman sinemasının son yıllarda en dikkat çeken yönetmeni Christian Petzold’un gözde oyuncusu Nina Hoss’la çektiği altıncı film olan “Yüzündeki Sır” yüreklerimize dokunan zarif bir dram...
II. Dünya savaşından hemen sonra Berlin... Alman toplama kamplarında esir olarak yaşamış ve büyük işkenceler görmüş bir kadın olan Nelly, canını zor kurtarabilmiştir. Bir arkadaşı sayesinde Berlin’e geri döner. Yüzü sargılar içindedir. Bir estetik cerrahı onun yüzünü tekrar inşa eder adeta ve eski haline yakın bir hale getirmeyi başarır. Savaştan önceki hayatında Phoenix isimli bir barda şarkıcılık yapıyordur Nelly ve Johnny adlı bir adamla evlidir. Nelly iyileşir iyileşmez bombardımanlar sonucu artık tanınmaz hale gelen mahallesine geri döner. Ama asıl amacı yıllardır kendisinden haber alamadığı ve çok sevdiği kocasını bulmaktır.
Nelly eskiden çalıştığı bara gider ve Johnny’i orada bulur. Johnny karısının öldüğünü düşünmektedir, ama Nelly onun kendisini görür görmez tanıyacağını düşünüyordur. Fakat Johnny, Nelly’i tanımaz. Yine de Johnny’nin karısına benzeyen başka bir kadın olduğunu düşündüğü Nelly’e bir teklifi vardır ve bu teklif Nelly’i kocasına dair daha önce hiç düşünmediği şüphelere sürükler. Acaba Johnny kendisine aşık mıydı gerçekten? Yoksa onu kullanan fırsatçı bir adam mıydı?
Filmin orijinal adı “Phoenix” yani ‘anka kuşu’. Anka kuşu çeşitli mitolojilerde ölümden dönen, kendi küllerinden yeniden doğan bir canlıdır. Nelly’nin çalıştığı barın isminin "Phoenix" olması şüphesiz Nelly’nin bizatihi kendisine yapılan bir göndermedir. Nelly’nin dönüşü aslında yepyeni bir uyanıştan ibarettir...  
“Yüzündeki Sır” gibi filmleri izleyince Türkiye sinemasında yıllardır göremediğimiz şeyin ne olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz: zarafet. Petzold’un filmi çok zarif, ince ince oya gibi işlenmiş bir film. Nelly’nin dramını hiç sömürmeden, ağdalı bir hale getirmeden yavaş yavaş işliyor. Petzold, sinema için çok anlamlı bir yüze sahip olan Alman aktris Nina Hoss’un bu özelliğinden, en az önceki filmi “Barbara”daki gibi yine o kadar güç alıyor ki, belki de başka bir oyuncuyla aynı başarı yakalanamazdı.
Bu küçük hikaye bir sinema filmi için yeterli görünmeyebilir izlemeye başlayınca. Ama yönetmen Petzold, bir sinema filmi için kısa gibi duran ve kimi izleyicilerini ikna etmek konusunda biraz da zayıf kalabilecek bu hikayeyi o kadar zarifçe anlatıyor ki kapılıp gidiyorsunuz. Özellikle sözlere hiç dökülmeden, yüreklere dokunan incelikteki finali, ‘işte sinema bu’ dedirtecek cinsten... (4/5)

Yüzündeki Sır
Phoenix
Yönetmen: Christian Petzold
Oyuncular: Nina Hoss, Ronald Zehrfeld, Nina Kunzendorf, Michael Maertens
98 dakika







İlk filmin altında kalmış: "Ayı Teddy 2"

2012 yapımı ilk “Ayı Teddy” filminde, John adlı bir çocuk ailesinin kendisine hediye ettiği oyuncak ayıyı o kadar çok seviyordu ki bir gün onun canlanıp kendisiyle konuşmasını diliyordu. Bu dileği yerine de geliyor. Konuşan oyuncak ayı Ted ile birlikte büyüyor John. John büyüdükçe Ted de büyüyor işin güzel kısmı. Ted’deki büyüme tabi ki fiziksel değil, kafaca büyüyor. Zaten hikayenin en büyük komedisi de buradan çıkıyordu. Ted ‘yaramaz bir çocuk’ özelliği taşıyan yetişkin bir beyine sahip olan konuşan bir peluş ayı olarak John’un hayatından çıkmıyor hiç... Karşılıklı bir bağımlılık yaşıyorlar. Bir oyuncağın kişilik kazanıp konuşabilme yeteneğiyle insanların önüne çıkıvermesinin yarattığı şaşkınlığı çok çabuk, komik ve kısa yoldan aşıyordu senaryo. Çünkü filmin asıl derdi oyuncak ayının konuşabiliyor olması değildi! Büyümeyi reddeden bir yetişkin olan John’un daha yetişkin bir adamla evlenmek isteyen nişanlısıyla bir orta yol bulma hikayesiydi ve tabi ki zeki ama utanmaz bir mizahı vardı filmin.
İkinci film ilk filmin bu ‘anlamlı’ taraflarını tümüyle yok ediyor. John’un evlenme hazırlığı yaptığı Lori’den ayrıldığı bilgisiyle, buna karşılık Ted’in Tami adlı bir kızla evlenmesiyle başlıyor film. Daha en baştan ilk filmin tersi yönüne gitmeyi seçiyor yani... Ted’in evliliği bir yıl sonra bir krize giriyor haliyle (!) ve çift bir çocuk sahibi olmak istiyor. Olamayacakları aşikardır tabi ki çünkü Ted’in ‘pipisi’ yoktur! Evlat edinmek isterler ama bu da Ted’in ABD kanunlarına göre bir ‘birey’ olup olmadığı tartışmasını başlatır. İki arkadaş bu sefer bir hak hukuk mücadelesi içinde bulurlar kendilerini..
Bu hikayeden de çok büyük bir komedi çıkması beklenemez doğrusu. Bundan dolayı filmin yaratıcı / yönetmeni hırçın bir edepsizlik içine giriyor ve oralardan komedi çıkarmaya çalışıyor. Kahramanlarımız sürekli ot içmenin peşindeler. Herkesle ve her durumla alay ediyorlar. İlk filmde Lori’nin temsil ettiği yetişkin kafasından uzak durmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Tutucu bir pencereden bakmayarak değerlendirsek de Ted ve John’un koşu yapan insanlara elma fırlatması, komedi kulübünde sahneye çıkan amatör komedyenlerle alay etmeleri, kadınlara karşı aşırı cinsiyetçi espriler yapmaları ve sürekli kafa çekmekle meşgul olmaları zeki bir mizahtan çok şişkin bir egoya götürüyor bizi. Bol bol filmlerden bahsetmeleri, gönderme yapmaları da çok zekice kurgulanamamış. Buna karşılık birkaç eğlenceli durum da yok değil. Mesela özellikle çizgi roman ve bilim-kurgu fanatiklerinin sevdikleri kahramanların kostümleriyle katılım gösterdikleri Comic-con fuarındaki sahneler hayli eğlenceli ama ilk filmdeki çılgın parti sahnelerinin düzeyine yaklaşamıyor bile.
“Ayı Teddy 2”de esas kızı rolünde Amanda Seyfried’i izliyoruz. Güzel oyuncuyla ilgili yapılan Gollum esprisi filmin en komik esprilerinden biri. (2,5 / 5)

Ayı Teddy 2
Ted 2
Yönetmen: Seth MacFarlane
Oyuncular: Mark Wahlberg, Seth MacFarlane (ses), Amanda Seyfried, Jessica Barth, Giovanni Ribisi, Morgan Freeman
115 dakika







En şiddetli yıl: "A Most Violent Year" 

Yönetmen J. C. Chandor’un üçüncü filmi “A Most Violent Year” önceki filmleri gibi oldukça güçlü bir sinema eseri. “Oyunun Sonu” (Margin Call) ve “Sona Doğru” (All is Lost) filmlerinden tanıdığımız yönetmen, yeni filminde 1981 yılının New York’una götürüyor bizi. 1981 yılı ABD’nin en sağcı başkanlarından biri olan Ronald Reagan’ın başkanlığının ilk senesidir. 1980’lere damgasını vuran liderlerden biri olan Reagan’ın başkanlık dönemi Vietnam sonrası yaşanan özgüven hasarının tedavi edildiği bir dönemdi. Bu nedenle ‘soğuk savaş’ tanımı altında büyük casusluk faaliyetleri yapıldı ve George Lucas’ın filminden alınan ‘yıldız savaşları’ adıyla fiyakalı uzay projeleri geliştirildi. Ortadoğu’ya büyük müdahaleler ilk kez bu dönemlerde yapılmaya başlandı. Latin Amerika’yı zaten karıştırıyorlardı... Reagan’ın ABD’yi tekrar yüceltme planı dünyaya biraz pahalıya patlıyordu yani...
İçeride ise deli gibi bir kapitalizm savaşı vardı. Şirketler birbirlerinin üstüne basa basa büyümeye çalışıyorlardı. 1981 bütün bunların en şiddetlenmeye başladığı zamanlardı. 1981 yılı Latin Amerika asıllı bir girişimci olan Abel’ın karısı Anna’yla beraber işlerini büyütmenin yollarını aradığı bir yıldır aynı zamanda. Abel karısının eski mafya patronlarından biri olan babasından devraldığı küçük yakıt şirketini büyütmeye kararlıdır. Namusuyla ve kurallara bağlı bir şekilde işini yapmaya çalışırken yakıt taşıyan kamyonları sürekli soyulur ya da saldırıya uğrar. Rakip şirketler Abel’a bir türlü huzur vermezler. Sürekli saldırı ve tehdit altındadırlar. Abel neredeyse tek başına bir çıkış yolu arayıp durur. Şirketin saldırıya uğrayan kamyon şoförlerinden birisi, Abel ve karısının kaderini etkileyecektir...
Yönetmen Chandor, sanki bir zaman makinesi bulmuş ve 1981 yılına gidip bu filmi çekip geri dönmüş! Film sanat tasarımı, renkleri, ışık ve gölge kullanımları, müziğiyle kısacası her şeyiyle o yıla ait gibi. Yavaş yavaş pişen bir gerilimi var hikayenin. Film boyunca içinizden geçen bütün tahminleri boşa çıkartacak bir şekilde yol alıyor hikaye. Vahşi kapitalizmin ve mafya düzeninin işini temiz ve dürüst yapmaya çalışan kişileri nasıl da kendi gibi olmaya zorladığını oldukça ölçülü ve zarif bir biçimde anlatıyor film.
Abel’ı canlandıran Oscar Isaac’in 70’lerin Hollywood filmlerinden fırlamış gibi bir performansı var. O filmlere aşina olanlar oyuncunun o yılların Al Pacino’sunu andırdığını düşünebilirler. Jessica Chastain’in de Isaac’e desteği birinci sınıf... Yılların oyuncusu Albert Brooks ise kendisini aşan bir performans göstermiş doğrusu bunca yıl sonra... 
Aksiyona yaslanmaktan ziyade, karakterlerin iç dünyalarına daha çok yaklaşan, yavaş yavaş gelişen ve çok iyi çekilmiş güçlü dramlar ilginizi çekiyorsa “A Most Violent Year” tam böyle bir film... (4/5)

A Most Violent Year
Yönetmen: J. C. Chandor
Oyuncular: Oscar Isaac, Jessica Chastain, David Oyelowo, Albert Brooks, Elyes Gabel
125 dakika








Çölde insan avı: "Tehlikeli Oyun"

Uzun zamandır bir filmde izlemediğimiz Michael Douglas yıllar önce kendisine Oscar getiren “Borsa” (Wall Street) filmindeki gibi bir karakterle karşımıza çıkıyor. Ama bir farkla, bu sefer elinde silah var!Çok zengin, züppe ve çok paranın verdiği küstahlıkla çıkıyor Ben’in karşısına. Ben, çölde avlanmak için gelenlere rehberlik yapan iyi huylu bir genç. Zaten kız arkadaşı üniversiteye gitmek için ondan ayrılmış diye üzgün. Bir de Madec adlı bu zengin adamın son model aracıyla ve çok fiyakalı tüfeğiyle yaban koyunu avlaması için onunla çöle çıkmak zorunda. Ancak Madec silahını ateşlemek konusunda çok sabırsızdır. Nitekim ilk gördüğü gölgeye ateş eder. Ama vurduğu bir insandır. Bundan sonrası başka bir av partisine dönüşür. Ben ve Madec arasında geçen ölümcül bir av partisi...
Aslında daha en başta biraz topal başlıyor film ama kimi yapaylıklara çok takılmayıp yine de kendinizi kaptırabilmeniz mümkün bir yere kadar. Ben kaçıyor Madec kovalıyor son teknolojili aletler eşliğinde. Ama Madec Ben’i vurmak istemiyor, sıcaktan ölsün istiyor. Fakat film ilerledikçe mantık hataları, klişeler artıyor. Ben’in zekası bir yerden sonra insanüstü bir kahramana dönüştürüyor onu. Film hiçbir şekilde güçlü bir sınıfsal hesaplaşmaya ya da herhangi başka bir katmana ulaşamıyor. Bomboş bir gerilim filmi olarak başlayıp bitiyor maalesef. Finalde de öyle klişe ve öyle gereksiz bir karşılaşma yaşıyor ki iki adam, ‘bu kadarı da pes’ dedirtiyorlar artık... (2/5)

Tehlikeli Oyun
Beyond The Reach
Yönetmen: Jean Baptiste Leonetti
Oyuncular: Michael Douglas, Jeremy Irvine, Hanna Mangan Lawrence, Ronny Cox
91 dakika




20 Haziran 2015 Cumartesi

TERS YÜZ (Inside Out)

Hayat, neşe ve üzüntünün karışımı
Özellikle de “Oyuncak Hikayesi” filmleri, “İnanılmaz Aile”, “Wall-E”, “Kayıp Balık Nemo”, “Yukarı Bak” ve “Ratatuy” gibi çok iyi filmleriyle animasyon sinemasında çığır açan Pixar Animasyon Stüdyoları film endüstrisinin en değerli mücevherlerinden biri elbette.
Bu filmlerinin teknolojileri ve parlak fikirleri hiçbir zaman tartışılmadı. Önümüze gelen her film dahice üretilmiş fikirlere sahipti ve sempatik çizgiler, karakterler ve mizansenlerle, her filmde müthiş detay zenginlikleriyle çıktılar karşımıza. Pixar’ın filmlerinin eleştirilecek tek özellikleri adeta nazar boncukları gibi filmlerde asılı duran bazı senaryo aksaklıklarıydı. Bu konuda en arızasız filmi “Oyuncak Hikayesi 3” bir sinema başyapıtıdır kanımca.
Stüdyonun yeni filmi “Ters Yüz”de de çok parlak ama zor bir fikirden neredeyse kusursuz bir hikaye yaratmayı başarmışlar. Pixar filmleri kendi küçük seyircilerinin de zekalarını küçümsemeyen hatta her yeni filmleriyle onları drama konusunda daha da geliştirdiler. Bu filmlerin hikayeleri giderek daha komplikeleşti, daha çok risk alan kimi manevralara başvurur oldular. “Ters Yüz”de de böyle bir durum var.  Çocuksu ama diğer bazı animasyon filmlere göre hayli de sofistike bir hikayeye sahip.
Hikaye, kafamızın içinde neşe, üzüntü, öfke, tiksinti ve korku hislerimizi yöneten küçük canlıların yaşadığı düşüncesinden yola çıkıyor. Bu küçük canlılar temsil ettikleri hislere ve ait oldukları kişilerin yaşlarına uygun şekillerde tasarlanmışlar. Ailesiyle Minnesota’da yaşayan Riley’nin kafasının içindeki bu sesler onun bütün duygu dünyasını o 11 yaşına gelene kadar arızasız bir şekilde düzenlemişlerdir. Hiçbir aksilik beklenmiyordur, ta ki Riley’nin ailesi bir gün San Francisco’ya taşınmaya karar verene kadar...

Bir animasyon için zor bir hikaye
Film, insanların beş ayrı duygusunu yöneten beş ayrı kafa sesinin olduğu fantezisini bir senaryo başarısı olarak filmin hemen başında o kadar güzel hallediveriyor ki, şaşırıyorsunuz. Karakterlerini hemen sevdirmeyi başaran film, Riley’nin kafasının içinde ‘neşe’ ve ‘üzüntü’den sorumlu duygu karakterlerinin bir aksilik sonucu ana üslerinden uzaklaşmalarıyla asıl yolculuğunu başlatıyor. Birbirleriyle tümüyle zıt karakterde olan neşe ve üzüntü Riley’nin blinçaltı ve üstü evrenlerinde yol alarak beyin sistemine tekrar ulaşmaya çabalarlarken Riley’nin ön ergenlik ve yeni bir şehire/eve/okula adapte olma zorluklarına da çare olmaya çalışırlar.  
Hollywood’un giderek daha da tutucu bir tavırla gözümüze gözümüze soktuğu ‘aile seviciliği’ bu filmde de var. Ama animasyonların neredeyse tamamı böyle değil mi zaten? “Ters Yüz”deki minik arızalar onun bu mesajından kaynaklanmıyor. Çok iyi başlayıp çok komik devam eden film, ortalarda birkaç heyecanlı aksiyon numarası yapacağım diye ‘neşe’ ve ‘üzüntü’nün yolculuk kısmında hikayeyi biraz uzatarak zorluyor. Ama film ve karakterler o kadar sevimli ki kendinizi bu maceraya kaptırmamanız yine de mümkün değil. Bir büyüme hikayesini ve duygularının insanları nasıl da yönlendirdiğini bu zor hikaye içinde ancak bu kadar tatlı anlatabilirsiniz. Özellikle Riley’nin anne-babasıyla yemek masasındaki tartışma sahnesi tek başına mükemmel bir sahne. 
Animasyon filmlerin Türkçe dublajları da uzun zamandır kusursuz yapılabilmekteler ülkemizde. “Ters Yüz”ün de dublajında görev alan sanatçılar çok başarılı işler çıkarmışlar. ‘Üzüntü’yü seslendiren Gupse Özay ise filmin eğlencesine büyük bir katkı sağlamış. 4/5

Ters Yüz
Inside Out

Yönetmen: Pete Docter

94 dakika