Eleştirmenin Not Defteri

20 Haziran 2015 Cumartesi

TERS YÜZ (Inside Out)

Hayat, neşe ve üzüntünün karışımı
Özellikle de “Oyuncak Hikayesi” filmleri, “İnanılmaz Aile”, “Wall-E”, “Kayıp Balık Nemo”, “Yukarı Bak” ve “Ratatuy” gibi çok iyi filmleriyle animasyon sinemasında çığır açan Pixar Animasyon Stüdyoları film endüstrisinin en değerli mücevherlerinden biri elbette.
Bu filmlerinin teknolojileri ve parlak fikirleri hiçbir zaman tartışılmadı. Önümüze gelen her film dahice üretilmiş fikirlere sahipti ve sempatik çizgiler, karakterler ve mizansenlerle, her filmde müthiş detay zenginlikleriyle çıktılar karşımıza. Pixar’ın filmlerinin eleştirilecek tek özellikleri adeta nazar boncukları gibi filmlerde asılı duran bazı senaryo aksaklıklarıydı. Bu konuda en arızasız filmi “Oyuncak Hikayesi 3” bir sinema başyapıtıdır kanımca.
Stüdyonun yeni filmi “Ters Yüz”de de çok parlak ama zor bir fikirden neredeyse kusursuz bir hikaye yaratmayı başarmışlar. Pixar filmleri kendi küçük seyircilerinin de zekalarını küçümsemeyen hatta her yeni filmleriyle onları drama konusunda daha da geliştirdiler. Bu filmlerin hikayeleri giderek daha komplikeleşti, daha çok risk alan kimi manevralara başvurur oldular. “Ters Yüz”de de böyle bir durum var.  Çocuksu ama diğer bazı animasyon filmlere göre hayli de sofistike bir hikayeye sahip.
Hikaye, kafamızın içinde neşe, üzüntü, öfke, tiksinti ve korku hislerimizi yöneten küçük canlıların yaşadığı düşüncesinden yola çıkıyor. Bu küçük canlılar temsil ettikleri hislere ve ait oldukları kişilerin yaşlarına uygun şekillerde tasarlanmışlar. Ailesiyle Minnesota’da yaşayan Riley’nin kafasının içindeki bu sesler onun bütün duygu dünyasını o 11 yaşına gelene kadar arızasız bir şekilde düzenlemişlerdir. Hiçbir aksilik beklenmiyordur, ta ki Riley’nin ailesi bir gün San Francisco’ya taşınmaya karar verene kadar...

Bir animasyon için zor bir hikaye
Film, insanların beş ayrı duygusunu yöneten beş ayrı kafa sesinin olduğu fantezisini bir senaryo başarısı olarak filmin hemen başında o kadar güzel hallediveriyor ki, şaşırıyorsunuz. Karakterlerini hemen sevdirmeyi başaran film, Riley’nin kafasının içinde ‘neşe’ ve ‘üzüntü’den sorumlu duygu karakterlerinin bir aksilik sonucu ana üslerinden uzaklaşmalarıyla asıl yolculuğunu başlatıyor. Birbirleriyle tümüyle zıt karakterde olan neşe ve üzüntü Riley’nin blinçaltı ve üstü evrenlerinde yol alarak beyin sistemine tekrar ulaşmaya çabalarlarken Riley’nin ön ergenlik ve yeni bir şehire/eve/okula adapte olma zorluklarına da çare olmaya çalışırlar.  
Hollywood’un giderek daha da tutucu bir tavırla gözümüze gözümüze soktuğu ‘aile seviciliği’ bu filmde de var. Ama animasyonların neredeyse tamamı böyle değil mi zaten? “Ters Yüz”deki minik arızalar onun bu mesajından kaynaklanmıyor. Çok iyi başlayıp çok komik devam eden film, ortalarda birkaç heyecanlı aksiyon numarası yapacağım diye ‘neşe’ ve ‘üzüntü’nün yolculuk kısmında hikayeyi biraz uzatarak zorluyor. Ama film ve karakterler o kadar sevimli ki kendinizi bu maceraya kaptırmamanız yine de mümkün değil. Bir büyüme hikayesini ve duygularının insanları nasıl da yönlendirdiğini bu zor hikaye içinde ancak bu kadar tatlı anlatabilirsiniz. Özellikle Riley’nin anne-babasıyla yemek masasındaki tartışma sahnesi tek başına mükemmel bir sahne. 
Animasyon filmlerin Türkçe dublajları da uzun zamandır kusursuz yapılabilmekteler ülkemizde. “Ters Yüz”ün de dublajında görev alan sanatçılar çok başarılı işler çıkarmışlar. ‘Üzüntü’yü seslendiren Gupse Özay ise filmin eğlencesine büyük bir katkı sağlamış. 4/5

Ters Yüz
Inside Out

Yönetmen: Pete Docter

94 dakika

24 Mayıs 2015 Pazar

OFLU HOCA'YI ARAMAK ve TOMORROWLAND

Nihayet farklı bir komedi!
Malum, ülke sinemasının filmlerinin yüzde 90’ı memlekette bütün olan bitene karşı üç maymunu oynamakta. Birkaç tanesi hariç komedi filmlerin neredeyse hepsi suya sabuna dokunmayan sulu komediler. Oysa bir zamanlar ne komediler vardı ki ülkedeki pek çok toplumsal sorunu mizahla yoğurup unutulmaz taşlamalar yaptılar: “Zübük”, “Kibar Feyzo”, “Faize Hücum”, “Değirmen”, “Züğürt Ağa”, “Muhsin Bey” vs. Sermayenin el değiştirmesi, ekonominin giderek iç tüketime ve inşaata bağlanması, çevreye verilen zararın maksimum düzeye ulaşması ve ‘yeni zengin’lerin yarattığı görgüsüzlükler aslında zengin ve sert eleştiriler barındırabilecek mizah malzemeleri sinema için.
Buralardan beslenen hikayesiyle “Oflu Hoca’yı Aramak”, ülkemizde pek de sık rastlamadığımız bir komedi film türü olan ‘sahte belgesel’ (mockumentary) türünde bir komedi. Bir inşaat şirketinin sahibi olan Ali Bey’in (tabi ki Ali Ağaoğlu'na yapılan yerinde bir gönderme!) sponsorluğunda Karadeniz’in gizemlerini araştıran bir belgesel ekibinin araştırdığı ilk konu; internete küfürlü ses kayıtları düşen ve merak edilen Oflu Hoca’dır. Ekip üyeleri Karadeniz bölgesinde Oflu Hoca’yı ararken enteresan olaylarla karşılaşırlar. Silahlara çok meraklı olan ve bu merakı inanılmaz boyutlara taşıyan köylüler, HES’lere karşı örgütlenen genç kampçılar ve kız kaçıran ayılar bunlardan bazılarıdır! Yolculuğun yarısından itibaren Ali Bey'in genç sevgilisi de ekibe katılır üstelik... 
“Oflu Hoca’yı Aramak”, kapitalizm karşıtı duruşuyla vurucu, ince mizahıyla son derece etkili ve çok eğlenceli bir film. Eğlencenin zirvesini ise HES’i protesto eden gençlerle devlet yetkililerinin karşılıklı oturdukları sahne oluşturuyor. Sürprizi bozmak istemem ama bu sahnede kafayı bulan otoritenin bir anda kafalarındaki bütün zincirleri nasıl da kırdıklarını izlerken gülmekten karnınız ağrıyabilir!
Sadece bir iki yerinde biraz daha ekonomik olsa (mesela silah kullanan köylülerin lansmanı) ve son perdedeki ayılı kısımda, film boyunca korunan ince espri düzeyi kaba komediye doğru kaymasa daha iyi olacakmış.
Amatör oyuncular ve yetenekli genç tiyatroculardan kurulu oyuncu kadrosu tam da böyle bir filmde olması gerektiği gibi oynuyorlar. Komik bir durumun içinde değillermiş gibiler sanki. Hani bazı durumlarda içinde kaldığınız komik durumların farkında olmazsınız ya, tümüyle o ifadelerle oynamaktalar ki bu da hiç kolay değildir özellikle de fazla film tecrübesi olmayan oyuncular için...!
Şimdiye dek yapılmış en muhalif komedi filmlerimizden biri olan “Oflu Hoca’yı Aramak”ı farklı bir komedi filmi izlemek isteyenlere tavsiye ederim... 3,5/5

Oflu Hoca’yı Aramak
Yönetmen: Levent Soyarslan
Oyuncular: Yaşar Kalyoncu, Adem Yılmaz, Ergun Karamik, Burak Saraçoğlu, Taies Farzan
100 dakika








İyi düşün, iyi olsun!
 “Yarının Dünyası”nın çok çocukça bir hipotezi var: Geleceği kötü düşünürsen, karamsar olursan gelecek de kötü olur. Ama iyi şeyler düşünüp, geleceğe toz pembe bakarsan gelecek de güzelleşir... 
Bu kadar kötülüğün arasında iyi şeyler düşünmeyi başardın diyelim, düşündüğünle kalmaz mısın? “Yarının Dünyası”nda kalmıyorsun. Küçük bir kız gelecekten gelip seni buluyor. Senin gibi özel insanları arayıp buluyormuş zaten yıllardır da. Hatta daha önce bulduğu iyimser, hayal güçleri yüksek, kafası çalışan elit insanlar paralel evrende süper bir dünya kurmuşlar zaten!
1960’larda daha çocukken o dünyaya girip çıkmış bir dahi olan Frank (George Clooney) ve günümüzde yaşayan iyimser bir genç kız olan Casey’nin yolları onları bir araya getiren küçük kız sayesinde kesişir ve birlikte “Tomorrowland”e gitmeye çalışırlar, dünyanın kötü kaderini tersine çevirebilmek için... Peşlerinde de birtakım silahlı adamlar vardır...
Filmin teknolojisi, prodüksiyon tasarımları, efektleri görüntüleri her şeyi çok parlak. Ama mesajlarını fazla dillendiren, adeta parmak sallayarak anlatan bir dili var filmin. Hikayesini daha heyecanlı bir maceraya dönüştürmek konusunda da zaafları var üstelik. Yer yer bir eğitim filmine dönüşüyor (araya bir kola markası için gizli reklam yapmayı da ihmal etmiyor ama), bazen de “Geleceğe Dönüş” (Back to the Future) filmleri gibi eğlenceli olabilecekken, tutuyor sanki kendisini yönetmen Brad Bird. Dağınık yapısı ve derdini zevksiz bir kibirle anlatmaya soyunan senaryosu filmin ayağındaki bir pranga sanki... Bu senaryoyu çocuk izleyicilerin de takip etmekte zorlanacakları ve edebilseler bile çok da keyif alamayacakları da bir gerçek... 
Filmin içinde yer alan az miktardaki eğlenceli detaylar da arada kaynayıp gidiyor maalesef. Mesela bol Star Wars göndermeli bilim-kurgu dükkanı filmin bütünü içinde ayrı ve hoş bir bölüm oluşturuyor sanki. 
George Clooney'nin ve Hugh Laurie'nin varlıkları filme olağanüstü bir şeyler katmıyor açıkçası. Genç oyuncu Britt Robertson ise filmdeki karakterden daha büyük gösteriyor sanki. Nitekim sonraki hafta kendisinin başrolde olduğu bir aşk filmi de vizyona giriyor... Ama filmin akılda kalıcı performansı zaman içinde iyimser dahileri bulmakla görevli olarak dolanan Athena adlı küçük kızı canlandıran Raffey Cassidy. 
Brad Bird, iyi animasyon filmler çekmiş bir yönetmendi. “Demir Dev” (The Iron Giant), “İnanılmaz Aile” (The Incredibles) ve “Ratatuy” (Ratatouille) türünün önemli ve iyi örneklerinden bazıları olmuş kalıcı filmlerdi. Bird'ün animasyondan 'live action' filmlere geçişi ise "Görevimiz Tehlike" (Mission Impossible) serisinin dördüncü filmiyle gerçekleşmişti... O filmde de bir senaryo sıkıntısı vardı ama ciddi bir yönetmenlik sorunu yoktu ve bir aksiyon filmi olarak kendisini kurtarıyordu. Anlaşılan Bird'in animasyon senaryolarına bakışı ve yaklaşımı diğer filmlerden daha sağlıklı... 2,5/5     

Yarının Dünyası
Tomorrowland
Yönetmen: Brad Bird
Oyuncular: George Clooney, Hugh Laurie, Britt Robertson, Raffey Cassidy, Tim McGraw

130 dakika

18 Mayıs 2015 Pazartesi

ÇILGIN KALABALIKTAN UZAK ve AŞK UĞRUNA

İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Thomas Hardy, eserlerinde Viktorya dönemi İngilteresinden taşra manzaraları aktarır ve özellikle de kadın karakterlerine gerçekçi ve derinlikli gözlemlerle yaklaşırdı. Hardy, “Tess” ve “Jude” gibi son derece güçlü filmlerle sinemaya uyarlanmış eserlerinde olduğu gibi, “Çılgın Kalabalıktan Uzak”ta da hikayenin merkezinde Bathsheba adlı genç bir kadının güçlü portresini çıkarmakta. Bathsheba 19. yüzyılın İngiltere kırsalında kendi küçük evinde yaşayan, yalnız ama bağımsızlığına düşkün bir genç kadındır. Yakınındaki küçük çiftliğin sahibi Gabriel ondan etkilenir ve ona evlilik teklif eder. Ancak 1800’lerin son yıllarını yaşayan İngiltere’de ciddi bir kast sistemi vardır. Aynı sosyal sınıftan olmayanların birliktelikleri toplum tarafından hoş karşılanmaz. Daha sonra yaşanan gelişmeler de Bathsheba’yı bir anda varlıklı hale getirirken Gabriel’i de basit bir çobanlığa indirir. Yani birlikte olmaları yine imkansızdır. Zaten Bathsheba da kendisine yeni hayranlar edinmiştir. Ama o içlerinden en olmayacak kişiyi seçer kendisine koca olması için...
Bathsheba’nın hikayesini tecrübeli yönetmen Thomas Vinterberg önceki filmi “Onur Savaşı” (The Hunt) gibi çok şık çekmiş. Viktorya dönemini anlatan pek çok filme göre daha canlı renkler, parlak ışıklar kullanmış. Ana karakteri gibi enerjisi yüksek görüntüler yakalamayı hedeflemiş. En azından Bathsheba’nın evliliğine kadarki kısmında bütün bunlar hikayeye doğru hizmet ediyor. Ancak senaryo özellikle bu evlilik meselesinden sonra biraz fazla hızlanıyor. Film en başta ele almaya soyunduğu sosyal eleştiriyi (kast sistemi, kadının ataerkil toplumdaki yeri, bağımsız kadının erkek dünyası üzerindeki etkisi vs.) filmin ikinci yarısına taşımaktan vazgeçiyor sanki. Bir yerden sonra Bathsheba’nın Gabriel ile yaşadığı ve yıllara yayılan inişli çıkışlı duygusal ilişkisine odaklanıyor daha çok.
Yine de “Çılgın Kalabalıktan Uzak” akıcı bir dram. Aynı çizgiyi senaryo yüzünden filmin sonuna kadar koruyamasa da Carey Mulligan filmin ilk yarısındaki Bathsheba’da mükemmel. Yıldızı giderek parlayan Belçikalı genç oyuncu Matthias Schoenaerts da gayet başarılı... 3,5 / 5 

Çılgın Kalabalıktan Uzak
Far From The Madding Crowd
Yönetmen: Thomas Vinterberg
Oyuncular: Carey Mulligan, Matthias Schoenaerts, Michael Sheen, Juno Temple, Tom Sturridge, Jessica Barden
119 dakika







Ve "Suite Française"
1940, II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin Fransa’ya iyice yaklaştığı günlerde küçük bir Fransız kasabasında, kocasını askere göndermiş Lucile, kayınvalidesiyle birlikte yaşamaktadır. Lucile kayınvalidesinin baskısı altında sıkıcı günler geçirmektedir. Nazilerin kasabaya gelişiyle bütün düzen de altüst olur. Kasabanın belli başlı evleri artık işgalci Alman subaylarını mecburen ağırlamak zorundadır. Lucile ve kayınvalidesinin oturduğu büyük eve de Bruno adlı bir nazi subayı gelir. Bruno vicdanlı, sanatçı ruhlu, kibar ve yakışıklı bir adamdır. Lucile genç adamdan etkilenir. Gizliden gizliye bir ilişkiye yelken açsalar da gelişmeler olayları daha gerilimli bambaşka bir yere doğru sürükler.
“Aşk Uğruna” çok zarif başlıyor hikayesini anlatmaya. Ancak bir yerden sonra Lucile ve Bruno’nun hikayesine gerilim katmak için bu zerafeti yaralıyor senaryo. Lucile’in Bruno’ya ilgi duyması için kocasının kötü bir sırrını öğrenmesi mi gerekiyor illa ki? Bruno dışındaki Alman askerlerinin tümden kötücüllüğü artık biraz fazla klişe olmaya başlamadı mı? İşgal altındaki Fransız kasabalıların birbirleriyle olan çekişmeleri de yüzeysel, olayların akışını tümüyle değiştiren Benoit adlı köylünün hikayesi de biraz zorlama gibi duruyor. Orada küçük bir köyde çiftçilik yapan Benoit'nın Paris'te tanıdığı direnişçiler filan varmış, oraya giderse bir şeyler yapabilirmiş!
Kristin Scott Thomas'ın her zamanki gibi şahane bir performansla canlandırdığı kayınvalide ise bir süre sonra tümüyle resmin dışına çıkıyor neredeyse... Oysa aynı evin içinde belli bir süre yaşamak zorunda kalan üç farklı konumdaki kişinin hikayesi durduğu yerde zengin bir malzemeyken film buna sürekli yeni gerilimler üretmeye çalışıyor.  
Ama “Aşk Uğruna” yine de belli bir düzeyde ilgiyle izleniyor. Özellikle Michelle Williams ve aynı haftanın diğer filmi "Çılgın Kalabalıktan Uzak"ta da karşımıza çıkan Matthias Schoenaerts arasındaki kimyanın bunda etkisi büyük. Son yılların güzel ve dikkat çekici oyuncusu Margot Robbie’nin de küçük bir rolü var filmde. 3/5

Aşk Uğruna
Suite Française
Yönetmen: Saul Dibb
Oyuncular: Michelle Williams, Kristin Scott Thomas, Matthias Schoenaerts, Margot Robbie, Ruth Wilson, Eric Godon, Sam Riley
107 dakika

16 Mayıs 2015 Cumartesi

MAD MAX: FURY ROAD

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sevilirdi “Mad Max” filmleri. Yıllardır yenilenmesi gündemdeydi. Sonunda bu sene görkemli bir filmle geri döndü yolların savaşçısı!

Avustralya çöllerinde çekilen 1979 tarihli, bizdeki adıyla ilk “Çılgın Maks” filmi sinemalarımıza ikincisi oynadıktan tam bir yıl sonra, 1984 sonunda gelmişti. Film gelecekte medeniyetin sona erdiği kıyamet sonrası dünyada, hayatta kalanlar arasında geçen bir intikam hikayesiydi. Polis memuru Max karısı ve çocuğunu katleden bir çetenin peşine düşüp kanlı bir mücadeleye girişiyordu. 
Açıkçası Avustralyalı aktör Mel Gibson’ı tanıtması dışında sıradan hikayesiyle sadece iyi bir seyirlik olarak hafızlarda yer edinmekteydi. Ama bizde “Yol Savaşçısı” olarak da bilinen ikinci film, aynı gelecekte dünyada çok nadir bulunan petrolün peşine düşmüş grupların ortasında kalan Max’in doğru tarafın yanında durmasını konu ediniyordu. Kurduğu tekinsiz atmosferle, aksiyon sahneleri ve ritmiyle türünün başarılı örneklerinden biriydi. Üçüncü filmse kadrosunda ünlü Amerikalı şarkıcı Tina Turner’ı barındırması dışında pek de etkili bir hamle içermiyordu. "Mad Max"in yaratıcısı Avustralyalı yönetmeni George Miller çok fazla film çeken bir yönetmen değil. Nitekim ikibinli yıllarda çektiği “Neşeli Ayaklar” (Happy Feet) animasyonlarının ardından en az 20 yıldır hayal ettiği yeni “Mad Max” filmini nihayet geçen yıl üstelik 7 aylık bir set süresiyle çekebildi.
Hollywood pek çok eski seriyi yeniden canlandırma sevdasında bu yıllarda. ‘Yeniden çevrimler’ ya da ‘yeni baştan başlatılan’ seri filmlerin içinde bu yeni “Mad Max” ışıl ışıl parlayacak yıllarca. Zaten daha en baştan fragmanlarıyla, afiş görselleriyle dikkat çeken filmin estetik doyuruculuğu yıllardır izlediğimiz türdeş filmlerin katbe kat üzerinde. Hikaye olarak da ikinci filmin devamı gibi görünüyor daha çok. Başta su olmak üzere kısıtlı kaynaklara hükmeden bir topluluğun lideri Ölümsüz Joe’nun alıkoyduğu ve damızlık olarak kullandığı genç kızları, onun en güvendiği yardımcılarından biri olan savaş kamyonu sürücüsü Furiosa kaçırır. Ölümsüz Joe zıvanadan çıktığı adamlarıyla ve elindeki tüm araçlarla kamyonun peşine takılır. Bu vahşi konvoyun içinde, kanından istifade edilmek üzere zincirlenmiş yalnız bir savaşçı esirleri de vardır. Bu esir Max’den başkası değildir...
Aksiyon sinemasında bir zirve!
Faşist bir lider olan Ölümsüz Joe’nun gözlerini yalan yanlış bilgilerle boyadığı savaşçı cemaatine karşı insanlığın ve masumiyetin korunması mücadelesi bu. İyiler bir şekilde uzaklara kaçıp kendilerine bilinmeyen yeni topraklar aramak yerine zor olanı, kayıplar vereceklerini bildikleri halde kötülüğün üzerine gitmeyi seçiyorlar. Ama bu yeni “Mad Max”in en büyük özelliği tek adamın kahramanlığına yaslanmayan modern bir aksiyon filmi oluşu. Daha filmin fragmanından itibaren hissettiğimiz eşitlikçi yaklaşım filme de damgasını vuruyor. Hep Max’le birlikte ilerleyen hatta zaman zaman Max’in de önüne geçen kahramanlıklar yapan bir kadın karakterin yani Furiosa’nın varlığı ve hikayede, onları sadece döllenecek mülk olarak gören vahşi erkeklerden kaçırılan genç kadınların varlığı (üstelik onlar sadece yardıma muhtaç kurbanlar da değiller), filmi ‘feminist’ bir raya oturtuyor. Aksiyon filmlerindeki erkek bakışına alışkın seyircinin biraz şaşıracağı bir tercih bu. Zira filme adını veren kahramanımız Max, filmin ilk aksiyon blokunda orada olmasına rağmen büyük kısmında etkin değil, çünkü zincirlerle bağlı bir 'mağdur' kendisi. Filmin ortalarında çok önemli bir engeli onun sayesinde aşıyor kahramanlarımız ama Max’in bunu nasıl yaptığını da göstermiyor bize film. Tanıdık ve klişe bir 'heroizm'den özellikle kaçınıyor film... Finaldeki büyük kapışmada da beklediğimiz darbe Max'tan değil Furiosa’dan geliyor daha çok... Ama Max’in bu hali çok da memnun bırakıyor bizi yine de. Çünkü ‘tek kişilik ordu’ klişesi artık bu kadar çok süper kahraman filminden sonra iyice bayatladı.

Gözleri boyanmış intihar savaşçıları...
Diğer yandan Ölümsüz Joe'nun etrafında kümelenmiş "yarı-doğmuş"ların adeta efsunlanmış olarak "Valhalla"ya ulaşmak için intihar saldırılarını göze almaları bize radikal islam terör örgütlerini de hatırlatmıyor değil. Biliyorsunuz Valhalla da İskandinav mitolojisinde kahraman savaşçıların ölünce gittiği kutsal topraklar, bir nevi cennettir. Ölümsüz Joe'nun beyinlerini yıkadığı adamlar cennete ulaşmak için Furiosa'nın kamyonuna intihar saldırıları düzenlemekteler yol boyunca. Bu topluluğun, kadınları sadece 'anne' ya da köle olarak görmeleri de yukarıdaki konjonktüre denk gelen detaylardan biri. 
Furiosa'nın kaçırdığı, Ölümsüz Joe'nun haremindeki (!) kızların 'bekaret kemeri' takmaya zorlanmış olmaları ve onların özgür olur olmaz bu kemerlerden kurtulmalarıyla başlayan bir başkaldırı öyküsü bu aynı zamanda. Hikayenin 'feminist' fitilini ateşleyen bir detay. 
Ezilenlerin, yoksulların ve 'çirkin'lerin egemenliğine karşı bir duruş. Tabi burada eleştirilecek olan tek bir şey var: iyilerin güzel kadınlar (ve illa ki beyaz elbiseler) ya da güzel bakan yaşlı kadınlar ile yakışıklı erkekler olmasına karşılık kötülerin de hepsinin sadece ruhen değil fiziksel olarak da 'çirkin'leştirilmiş olmaları... Bu hiç vazgeçilemeyen bir Hollywood numarası... Furiosa'nın tek kolunun olmaması da en başta bir deformasyon gibi gözükse de onu mağdur konumuna getiriyor ve onu daha çok sevmemize neden oluyor aslında. 
Filmin Avustralya çöllerinde çekilen son derece hızlı aksiyon sahneleri ise izleyenleri kendisine hayran bırakacak kadar güçlü. Sert ama vurucu müzikler eşliğinde, sürekli hareket eden araçlar üzerinde birbirleriyle kıyasıya mücadele ediyor iyiler ve kötüler. Bu sahnelerdeki dublör işçilikleri ve yaratıcı fikirler ise tek kelimeyle mükemmel. Bilgisayar müdahelerinin bu kadar ‘az kullanıldığı hissi’ni veren başka film de yoktur son zamanlarda. Hollywood'un usta görüntü yönetmenlerinden John Seale'nin tablo gibi görüntüleri filmi sinemada izlemeyi zorunlu kılıyor. "Kaçırırsam da DVD'de, Blu-ray'de izlerim" gibi fikirlerden uzak tutun kendinizi... 
Tom Hardy Max rolünde gözle görülür bir tevazuyla oynuyor. Sadece sevdiklerini kaybetmiş bir adam olması dışında pek bir bilgimizin olmadığı karakteri yine de bakışları, sesi ve vücut diliyle doldurabiliyor. 
Furiosa rolünde güzeller güzeli Charlize Theron’u da güçlü bir kadın karakteri ‘erkekleşmeden’ ama kadınlığını da öne çıkarmadan çok iyi dengelenmiş bir performansla izliyoruz. Theron'un gözüktüğü her sahnede karakterinin duygusunu gözlerinde taşıyor olması onu benzer filmlerin kadın performanslarından ayırıyor doğrusu. Hikayenin ortasında keskin bir dönüş sergileyen Nux rolünde genç oyuncu Nicholas Hoult da akılda kalıcı olmayı başarıyor.  
Filmdeki tüm karakter tasarımları, kostümlerinden, makyajlarına kadar ince ince düşünülmüş, kafa yorulmuş çalışmalar. Araba ve araç tasarımları da da steampunk ve punk kültürlerinin çok başarılı bir karışımı... Filmin prodüksiyon tasarımı en az çekimleri kadar uzun sürmüş olmalı...
Muhtemelen önümüzdeki yıllarda üç tane daha “Mad Max” filmi izleyeceğiz. Onların nasıl olacağını bilemiyoruz tabi ama çok sağlam bir başlangıç yapıldığı kesin...  4,5/5  

Mad Max: Fury Road
Yönetmen: George Miller
Oyuncular: Tom Hardy, Charlize Theron, Nicholas Hoult, Hugh Keays-Byrne, Josh Helman, Nathan Jones, Zoë Kravitz, Rosie Huntington-Whiteley
120 dakika

15 Mayıs 2015 Cuma

BURAK GÖRAL'IN KİTAP RAFI - 2

KATEDRAL – Raymond Carver (Can Yayınları)
Bu senenin en çok konuşulan filmlerinden biri, Oscar’lı “Birdman”in senaryosuna ilham kaynaklığı yapan ve filmde de adından sık sık bahsedilen Amerikalı usta öykücü Raymond Carver’ın trajik bir hayatı olmuş öyküleri de ölümünden sonra değer kazanmıştı. Carver’ın hikayeleri genellikle alt-orta sınıf insanların dünyalarına giriyor. “Katedral” adlı bu öykü kitabında da “Küçük, İyi Bir Şey” ve “Nereden Aradığım” gibi ödüllü (ve çok güzel) öykülerinin yanısıra benim yine çok beğendiğim “Ateş” ve “At Başlığı” gibi enteresan hikayeleri de bulunuyor. Carver’ın hikayelerinde bir John Fante, biraz Kafka hatta biraz da Cehov tadı almak mümkün. Öykü okumaya meraklıysanız seveceksiniz...

HANEKE HANEKE’Yİ ANLATIYOR (Everest Yayınları)
Avusturyalı usta sinemacı Michael Haneke’yle yapılmış upuzun söyleşiyi içeren, her sinemaseverin ya da bu sektörde çalışanların/çalışacakların mutlaka okumaları gereken şahane bir kitap bu. “Piyano Öğretmeni”, “Ölümcül Oyunlar”, “Beyaz Bant”, “Saklı ve “Aşk” gibi başyapıt denebilecek filmlerle dolu kariyerini açık yüreklilikle ve bilge fikirleri eşliğinde anlatıyor. Filmlerini sevenler için heyecanlı bir polisiye roman gibi adeta. Görsellerle de desteklenmiş, o kadar akıcı bir söyleşi ki bu soluk soluğa okuyor ve pek çok konuda aydınlanmanıza rağmen, Haneke filmlerinin o rahatsız edici atmosferini de soluyorsunuz bir yandan. Kaçırmayın! 

OKUNMASI GEREKEN 501 KİTAP (İş Kültür Yayınları)
“501 Kitap”ın en iyi özelliği önerilen kitapların Türkiye’de basılıp basılmadıklarını da içeren bilgisiyle türlerine göre ayrılmış olmaları. Çocuk edebiyatı, klasik edebiyat, tarih, anı, modern edebiyat, bilimkurgu, polisiye ve seyahat alt başlıklarında yüzlerce değerli kitap var. Arada çok sürpriz öneriler de mevcut. Özellikle modern edebiyat ve polisiye kategorilerinde bir sürü ‘gizli hazine’ var. Tabi yabancı kaynaklı bir seçki bu; Yaşar Kemal de yok Orhan Pamuk da. Onun için yine İş Kültür Yayınları’ndan çıkan Fethi Naci’nin hazırladığı “100 Yılın 100 Türk Romanı” derlemesini de öneririm.



HAYATIMIN FİLMLERİ – François Truffaut (Alfa Yayınları)
Dünya sinema tarihine damgasını vuran yönetmenlerden, Fransız yeni dalga sinemasının en sevilen yönetmenlerinden biri olan François Truffaut, yönetmenlik yapmadan önce film eleştirmenliği yapıyordu. Bu kitap da onun, filmler ve yönetmenler üzerine çeşitli tarihlerde kaleme aldığı yazılarından oluşturduğu şahane bir sinema kitabı. Truffaut yazılarında Hitchcock, Bergman, Kubrick, Godard, Bresson, Welles gibi sinema tanrılarının filmlerine zaman zaman detaycı yaklaşımlarla değiniyor. Bazen de sevdiği filmleri tek tek ele alıyor. Bu has sinemaseverlerin bayılacağı kitabın her sayfasından da sinema aşkı fışkırıyor.


GENÇ BİR DOKTORUN ANILARI – Mihail Bulgakov (İş Kültür Yayınları)
Daha önce “Bir Köy Doktorundan Öyküler” adıyla basılan bu eser, şimdi yeni baskısıyla, aslına en uygun haliyle raflarda. Stalin döneminin baskılarından çokça nasiplenen bir yazar olan Bulgakov’un yazar olmadan önceki doktorluk tecrübelerinden oluşturduğu hikayeler, çok çarpıcı tıbbi deneyimler içeriyor. Bulgakov henüz 23-24 yaşlarında yeni mezun bir doktorken,  yoksul ve cahil kalmış taşra halkının her türden sağlık problemlerini çözmek için nasıl çalıştığını samimi ve akıcı bir dille, acı-tatlı bir üslupla anlatıyor hikayelerinde. Kitaptaki dokuz hikaye de hiç sıkıcı değil ama bazıları sağlam mide istiyor doğrusu.  
 
BİR ELİN SESİ VAR  - Anthony Burgess (İş Kültür Yayınları)
“Otomatik Portakal”ın yazarı Anthony Burgess’ın biraz gözardı edilmiş romanı “Bir Elin Sesi Var” ilk defa 1961 yılında yayımlanmış. Burgess’ın “Otomatik Portakal” romanındaki gibi çok sade ve eğlenceli dili romanı bir çırpıda bitirmenize neden oluyor. TV’deki bir bilgi yarışmasında sadece fotoğrafik bir belleği olduğu için büyük para ödülünü kazanan işçi sınıfından bir genç ve onun güzel karısının değişen hayatını anlatan kitap yoğun bir pop kültür eleştirisi aynı zamanda. Çok büyük bir zenginlik elde eden çift, bu parayla nasıl yaşayacaklarını bulamadıkları gibi, dünyanın yoz yüzüyle de bir anda tanışıyorlar. Hiçbir şeyden zevk alamaz bir hale düşüyorlar...   

DİJİTAL VIDEO İLE SİNEMA – İlker Canikligil (Alfa Yayınları)
İlk kez 2007 yılında basılan bu kitap genç sinemacı adaylarına bir kılavuz kitap niteliğinde adeta. Kısa filmleriyle de bilinen ve konusunda çok başarılı bir akademisyen olan İlker Canikligil’in yazdığı kitabın bu yenilenmiş baskısı son derece doyurucu. Dijital sinema konusu hem teorisine hem de tekniğine girmekten çekinmeyen bir üslupla enine boyuna işleniyor ve üstelik doğru ışık kurmaktan, iyi kurgu yapmaya kadar pratik bilgilerle donatıyor okuyucularını.

YILDIZ GEZGİNİ - Jack London (İş Bankası Kültür Yayınları)
Birçok eseri sinemaya ve televizyona uyarlanmış olarak Amerikalı yazar Jack London’ın hayalperest romanı “Yıldız Gezgini” herhalde çok yüksek bir bütçeye ihtiyaç duyulduğundan bugüne kadar ne film ne de dizi olabilmiş. Oysa çok enteresan, hikaye içinde hikayeler barındıran bir konusu var. Darrell Standing adlı bir adam bir Amerikan hapishanesinde çok ama çok ağır koşullarda mahkumdur. İşkenceler ve günlerce süren hücre cezaları arasında bazı zihinsel taktikler geliştirerek acı içindeki bedeninin dışına çıkıp tarihin başka dönemlerindeki geçmiş yaşamlarına geri dönebilmektedir! Reenkarnasyona ve maceraya meraklıysanız keyifle okuyabileceğiniz bir roman...  

27 Nisan 2015 Pazartesi

HAN SOLO’YU BEKLEYEN KÜÇÜK PRENSLER

Bugünlerde kitap raflarında sürüyle “Küçük Prens” kitapları görmeniz mümkün. Artık herkes biliyor, kitabın telif haklarının zamanaşımından dolayı kamusallaştığını. O artık bir "public domain". Bu yüzden bütün yayınevleri Antoine de Saint-Exupéry’nin bu ölümsüz eserini başka çevirilerle ve farklı boyutlarda basmakta. Zaten her daim çok satan bir kitap olan “Küçük Prens” önümüzdeki sezonda yeni animasyon filmiyle sinemalara da gelecek ama farklı çevirileriyle de tekrar tekrar kütüphanelere girmeye devam ediyor.

“Küçük Prens”in çok güçlü bir metni vardır. Şiirsel, sembolik ve melankolik anlatımı her yaştan çocuğa ve yetişkine hitap eder. Sihirli bir kitap gibidir. Özünde çocukken sahip olup da büyüdüğümüzde neleri kaybettiğimizi anlatır. II. Dünya Savaşı zamanında orduda savaş pilotu olarak görev almak zorunda kalan yazarı Saint-Exupéry, muhtemel bir Alman uçağı tarafından 31 Temmuz 1944 günü düşürülmüştü. Cesedinin bulunamaması manidardır doğrusu... Sanki havaya karışıp gitmiş gibi...  

Okuduklarımıza göre kendisi “Küçük Prens”i yazarken de, yazdıktan sonra da insanlıktan ümidini çoktan kesmiş, zaten ölümü de pek kafaya takmıyormuş. Bu yüzden bir Alman uçağı tarafından düşürülmeyip intihar etmiş olduğu kanıtlansa kimse de şaşırmayacaktır.
Saint-Exupéry yayımlanmış bir mektubunda bezginliğini ve ümitsiz halini şu cümlelerle ifade etmiş: “Çağımdan bütün gücümle iğreniyorum. Bu susuzluk öldürüyor insanı. İnsanın artık hiçbir anlamı yok. Bu boşanma çağında, herkes her şeyden kolayca ayrılabiliyor. Kadından da, dinden de, partiden de... Hatta sadık olmamak, bağlı kalmamak diye de bir şey yok. Neye bağlansın kişi, kime sadık kalsın? Bir insan çölü bu...”

Saint-Exupéry öldüğünde 44 yaşındaymış... 1940’larda bu değerli adamın yaşadığı hayalkırıklığının büyüklüğüne bakar mısınız? Dünya o zamandan beri daha iyiye gidebildi mi sizce? Kocaman bir “hayır”! Büyük dünya savaşları yok artık belki, ama şiddet her türlüsüyle hâlâ var. Saint-Exupéry’nin bahsettiği ‘insan çölü’nün daha da büyümediğini kim iddia edebilir?

Neye bağlanacağız zemin ayaklarımızın altından çekilip giderken? Birçok insani değerin yavaş yavaş önümüzde eriyip gitmesini izlerken insanlığın hangi değerlerine sarılacağız? Zaman geçiyor, hepimizin hayatı günbe gün kısalıyor. Bir şeylere tutunmak istiyoruz... Bir sevgiliye, güzel bir amaca, sanata, üretime, çocuğuna ya da inanacağın bir şeye...

Bazense öyle olmadık yerlerde gösterir ki kendisini bu özlem, bu tutunabilme ihtiyacı şaşırırsınız... Yeni "Star Wars" filminin fragmanı internete sürüldüğünde de birileri tutunacak yeni bir şey bulmuştu. Yeni değildi aslında, geçmişten gelen ve iyileştirici bir etkisi olan bir kahramandı o. Biraz yaşlanmıştı ama aynı alaycı gülüşüyle birkaç saniye bile gözükmesi yetmişti. Evet, Han Solo herkesi (en çok da çocukluklarını 70’li yıllarda bırakanları) bir anda çekip aldı ekrandan, çocukluğuna geri götürdü. Hepimiz bir anda Küçük Prens olup, B-612’ye gidivermiş gibi olduk. Ya da Star Wars evrenine giriverdik tekrar. Evimizdeydik! O sahnede Han Solo’ya “We’re home”u boşuna mı söyletiyorlar sanıyorsunuz? Çünkü "Star Wars" seven herkes oraya gitmek istiyor.  Luke Skywalker dese olmazdı, Prenses Lea da olsa olmazdı... Ama Han Solo söyleyince o cümleyi daha bir anlamlıydı. Çünkü biz Luke değildik, biz Han Solo’yduk! Yerinde duramayan bir maceracı ve en önemlisi “özgür” bireylerdik! 

Fragmanda Han Solo'yu görünce bazılarımız ağladı, bazılarımız çığlık attı, bazılarımız donakaldı... Herkes Millenium Falcon’a biniverdi ve yıldızlara çıkıverdi...

Ama seni çok özlemiştik be Han Solo... Bize eski bizi geri getirebilir misin yeniden? Bizi çocukluğumuzun macera dolu, umut dolu günlerine götürebilir misin? Belki o zaman baştan başlarız, bu dünyayı kötü imparatorların ellerine bırakmamak için daha çok çalışır, çabalarız. 
Farklı bir Tatooine belki hâlâ mümkündür!

























Not: Bu yazı Arka Pencere'nin 287. sayısında da yayımlanmıştır...   

20 Nisan 2015 Pazartesi

TEK AŞKIM (The One I Love)

Hep "yeni"sini istemek...

Kadın-erkek ilişkilerine değinen enteresan filmler kervanına fantastik bir bakış açısıyla yazılmış zeki senaryosuyla “Tek Aşkım” da katılıyor. Ama...

Ethan ve Sophie eski aşık günlerinden uzak evli bir çifttir. Başvurdukları evlilik danışmanı aralarındaki ‘uyum’u kaybettiklerini düşünür ve onları bir hafta sonlarını geçirmeleri için şehir dışında lüks sayılabilecek bir eve gönderir. Ethan ve Sophie’yi orada bir sürpriz beklemektedir. Ana evin yanındaki misafir evinde Ethan’ın daha anlayışlı, daha aktif bir versiyonu ve Sophie’nin de daha geyşa ruhlu, sevecen bir versiyonu vardır. Aslında ikisi de evliliklerini sorgulayabilecekleri bir düzeneğin içine düşürülmüşlerdir. Terapistlerinin onlar için hazırladığı bir sürpriz gibi görünüyor bu. Ancak bu düzenek daha önceki çiftlerde olduğu gibi pek de güzel çalışmaz bu çiftte. Çünkü Ethan karısını diğer versiyonundan kıskanmaya başlar ve bir türlü rahat duramaz.
Açıkçası senaryonun ‘parlak fikri’ çok cazip, zekice bir buluş. Aynı insanla yıllarca birlikte yaşamanız, onu ne kadar severseniz sevin, kimi renklerinizi solduruyor. Yenilik ihtiyacı ister istemez sizi dürtüyor. Ethan ve Sophie de birbirlerini hâlâ seviyorlar ama birbirlerine tahammülleri azalmış, heyecanları da eksilmiş. Kendilerinin daha idealize görüntüleri yani biraz 'yeni' hallerinin çekiciliğine kapılıyorlar. Ama peki onca yaşanmışlık ne olacak?
Film bu hikayenin psikolojik boyutlarının az çok tadını çıkarırken kara mizah ve fantezi tarafına pek takılmıyor. Hikayedeki terapist etkisi açıklanmıyor hiç mesela. Durumun komedisi de, belki de bildik komedi film kalıplarına düşmemek için, 'bağımsız film' sularından da çok kopmamak adına fazla işlenmiyor. Filmin asıl meselesi de aslında; "eşiniz kafanızdaki ‘ideal eş’e ulaşmış olsa dahi şimdikinden ne kadar farklı bir evliliğiniz olabilir miydi acaba?" sorusuna cevap aramak. Bu anlamda filmin finali biraz karamsar doğrusu. Belki 'gerçekçi' demek de mümkün. Kendimize itiraf edemesek de sürekli 'yeni'nin peşinde koşan bir 'tüketim toplumu' içindeki yeni çağın evlilikleri de bu koşturmacadan nasibini alıyor ister istemez...   
Yine de "Tek Aşkım"ı izlerken daha iyi bir film olabilirdi duygusundan pek kopamıyoruz. Daha iyi bir senaryoyla bu meselelere daha derinden dalabilir, hem de daha eğlenceli olabilirdi. Bir ‘Alacakaranlık Kuşağı’ hikayesi gibi yürümeyi tercih etmeyip biraz da romantik komedi kalıplardan ödünç alabilseymiş bir şeyler, daha ilgi çekici olabilirdi. Bu üt bir yapının ustaca yapılmışı "Sil Baştan"ı (Eternal Sunshine of the Spotless Mind) hatırlayın... 
Ethan ve Sophie arasındaki diyaloglar çok daha canlı olabilecekken biraz renksiz kalıp Ethan ve Sophie’yi de sevimli bir çift olarak sunamıyor film. Ama yine de Sophie’yi oynayan Elizabeth Moss, partneri Mark Duplass’tan bir adım önde bir performans gösteriyor kanımca... 3/5

Tek Aşkım 
The One I Love
Yönetmen: Charlie McDowell
Oyuncular: Mark Duplass, Elisabeth Moss, Ted Danson
91 dakika


18 Nisan 2015 Cumartesi

AL PACINO’YU İZLEMEK

“Dönüm Noktası”, bir erkeğin hayatının sonbaharına, hem Woody Allen’vari bir mizahla hem de hüzünle bakmayı başarıyor...

“Dönüm Noktası”nun yaratıcı kadrosunu Hollywood’un yaşlı kurtları oluşturuyor. 80 yaşının üstündeki emektar senarist Buck Henry (Aşk Mevsimi), “Yağmur Adam”, “Günaydın Vietnam” gibi filmlerinden de tanıdığımız 70’li yaşlarındaki yönetmen Barry Levinson ve haftaya bugün 75. yaşgününü kutlayacak olan büyük aktör Al Pacino... Bu üçlü bir araya gelip yaşlı bir aktörün hayata yeniden tutunma çabalarını anlatan aynı adlı Philip Roth romanını beyazperdeye taşımışlar.
Artık 70’lerine merdiven dayayan Simon Axler’ın sahnede Shakespeare’in “Nasıl Hoşunuza Giderse”sinin yaşlı Dük’ünü oynarken bir anda her şey ona anlamsız gelir ve kendisini sahneden aşağı yere bırakır. Aslında bir nevi “tükenmişlik sendromu” yaşamaya başlar Simon. Mesela artık neyin oyun neyin gerçek olduğunu karıştırır. Hiç rol yapmak istemiyordur... Ne tiyatroda, ne de filmde. Çok dostu ya da akrabası da yoktur... Bir intihar girişiminin ardından kısa bir süre bir rehabilitasyon merkezine yatar sonra da şehir dışındaki evinde inzivaya çekilir. Ama orada da pek yalnız kalamaz. Kocasını öldürmesi için onu kiralamaya çalışan şizofren kadından kurtulmaya çalışırken, çok eski bir arkadaşının kızı Pegeen onu ziyaret eder ve yıllardır ona aşık olduğunu itiraf eder. Simon kendisini düzeltmeye çalışırken bir de genç bir sevgili edinmiştir durup dururken... 
Filmin ritmini kaybettiği yerleri olsa da kimi zaman bir Woody Allen mizahına yaklaşan sahneleri de var. Bu sahneler belki kahkaha attırmıyorlar ama Simon’ın tuhaf bir döngü içerisinde bocalamasını keyifle izliyoruz. Ancak “Dönüm Noktası” içinde komik öğeler barındırsa da bir komedi film değil tam olarak. Simon’ın yaşlanmasının getirdiği performans düşüklüğü, onu hayatının her meşgalesinde sınırlamaya başlıyor. Hafızası, yeteneği ve tabi erkekliğini sınırlayan bir sürecin içindedir sonuçta. Bu gerçekle yüzleşmesinden doğan bir hüznü de var Simon’ın. Yaşlanmanın kaçınılmaz doğası işte.. Filmin "Nasıl Hoşunuza Giderse" ile başlayıp “Kral Lear” ile bitmesi de içten içe bir Shakespeare trajedisi izlediğimiz hissiyatını vermiyor değil. Shakespeare trajedilerinde yaşlı adamlar pişmanlık ve nedamet duygularının temsilcileri olurlar hep... Simon'ın daha güçlü bir senaryoyla anlatılması gereken kendi hayalkırıklıklarının hikayesi aslında "Dönüm Noktası".  
Bazı genç yazarların "Birdman" filminde yaptıkları hata gibi hikayeyi sadece yaşlı ve gözden düşmüş bir oyuncunun bunalımı olarak algılamaları ise gerçekten düşündürücü. Gençliklerine vermek lazım! 
Tabi ki hikayenin hem mizah, hem de hüzün damarlarında ‘efsane’ Al Pacino’nun üst düzey performansı tam olarak karşılık buluyor. Filmi daha da izlenir kılıyor usta aktörün varlığı. 3/5

Dönüm Noktası
Yönetmen: Barry Levinson
Oyuncular: Al Pacino, Greta Gerwig, Dianne Wiest, Charles Grodin, Kyra Sedgwick, Dylan Baker, Dan Hedaya, Li Jun Li 
112 dakika

  

13 Nisan 2015 Pazartesi

BURAK GÖRAL'IN KİTAP RAFI - 1

MARILYN MONROE NOTLAR (Artemis)
Hayatıyla ilgili okuduklarımızdan anladığımız kadarıyla, Marilyn Monroe asla bir “aptal sarışın” değil, "aptal sarışını oynayan" çok zeki ve entelektüel bir kadınmış. Artemis'ten çıkan bu kitap onun yazıyla olan bağını ve duygusal dünyasını da tümüyle gözlerimizin önüne seriyor. Bu kitap onun defterlerinden, kaldığı otellerdeki not defterlerine, hatta peçetelere karaladıklarını sunuyor bize... Ne mi var bu notlarda? Monroe’nun kendi yazdığı şiirler, iç dünyasını anlattığı mektuplar, kendi kendine yaptığı özeleştiriler, en sevdiği klasik müzik eserleri, rüyaları, hayalleri, amatör çizimleri... Monroe’nun iç dünyasına koca bir yolculuk bu kitap. Üstelik o kadar güzel basılmış ki, kendi el yazısı, üzerini çizdiği kelimeleri bile koruyan metinlerle sunulmuşlar bize.. Bu şahane kadını daha iyi tanımak için bu kitap iyi bir fırsat...   

KUYRUKLUYILDIZ ALTINDA BİR İZDİVAÇ - Hüseyin Rahmi Gürpınar (İnkılap)
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın klasik eserleri rahat okunabilir versiyonlarıyla İnkılap tarafından tekrar basıldı. Gürpınar’ın en iyi eserlerinden biri olan “Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç” zamanının çok önünde bir romantik-komedi aynı zamanda. Gürpınar 1910’un İstanbul’unda bir kuyrukluyıldızın dünyaya çarpacağı söylentileri içinde meraklı iki gencin mektuplaşması üzerinden öyle güzel bir hikaye kuruyor ki, hayran kalmamak elde değil. Gürpınar okuyucuyu hem eğlendiriyor, hem bilgilendiriyor hem de daha o zamanlardan cahilliğe, geleneksel toplum ahlakına getirdiği eleştirilerle düşündürüyor. 


YILDIZLARARASI BİLİMİ - Kip Thorne  (Alfa Yayınları)
2014’ün en dikkat çekici filmlerinden biri olan ve bence bazılarının (baba-kız sevgisine bağlanması yüzünden) gereksiz bir şekilde eleştirdiği “Yıldızlararası”nda (Interstellar) anlatılan her şey bu kitapta A’dan Z’ye açıklanıyor. Filmin bilim danışmanı ünlü fizikçi Kip Thorne’un bu kitabı filmi daha iyi anlamanız için detaylı bir açıklamaya soyunuyor. Solucandeliği kavramının mucidi Thorne, filmin hikayesinden hiç kopmadan, yıldızlararası yolculuk hakkında anlaşılır bir dille, şema ve çeşitli görsellerden de faydalanarak okuyucuyu adeta uzayda bir yolculuğa çıkarıyor. Kitabın başında Yönetmen Christopher Nolan’ın da konuyla ilgili bir makalesi bulunmakta... 

KAYIP KIZ - Gillian Flynn (Artemis)
Geçtiğimiz haftalarda sinemada izlediğimiz, yönetmenliğini David Fincher’ın yaptığı, başrollerinde Ben Affleck ve Rosamund Pike’ın olduğu “Kayıp Kız”, tüm dünyada ilgiyle karşılanmış bir roman uyarlaması. Romantik ve umutla dolu bir başlangıç yapan Nick ve Amy’nin evliliği 5. yıldönümlerinde büyük bir kırılma yaşar filmdeki gibi. Filmden farklı olarak iki bölüme ayrılan roman ilk bölümde karısı kaybolan Nick’in hikayesiyle Amy’nin günlüklerini paralel olarak sunuyor bize. İkinci bölümde yaşananlar yine Nick ve Amy’nin bakış açıları eşliğinde sırayla okunuyor. Filmi çok sevdiyseniz romanını okurken de sıkılmayacak ve hikayenin filmde yansıtılması çok zor olan kimi psikolojik/sosyolojik tahlillerini ve ince detaylarını almanız kolaylaşacak. Dergi yazarlığından gelen Gillian Flynn’in bu üçüncü kitabı zekice kurgulanmış bir aşk-gerilim romanı ama kuşkusuz içinde zamane evliliklerine dair sosyolojik gözlemler barındırmasıyla da dikkat çekiyor...

GÖZLERİ TAMAMEN KAPALI - Michel Chion (Alfa)
Stanley Kubrick’in ölmeden önce çektiği son film, 1999 yapımı “Eyes Wide Shut” onun bütün dehasını gösterdiği filmlerinden biriydi. Diğer filmlerinin gölgesinde kalsa da hakkını veren birkaç yazardan biri de bu kitabın yazarı Michel Chion olsa gerek. Chion zaten senaryo incelemeleriyle de tanınan bir yazardır. Kendisi “Eyes Wide Shut”ı A’dan Z’ye ele alıp derin analizlere girişiyor bu küçük cep kitabında. Çok da iyi yapıyor. Bir evlilikten yola çıkıp insanoğlunun ruhunun derinliklerine inmeyi başaran şahane bir masaldır bu film. Chion kitabında hem görsel işaretlere hem de bir ton referansa başvurarak filmi açtıkça açıyor ve keyifli bir metinle sinemaseverlere şahane bir analiz sunuyor.
Alfa yayınları sinema tarihinin modern klasikleri tek tek ele alan bir kitap serisine de başladı böylece.. Aynı seriden “Ucuz Roman”, “Saklı”, “Ruhların Kaçışı” ve “Baba” filmlerinin de kitaplarını edinebilirsiniz...    

GENÇ WERTHER’İN ACILARI - Johann Wolfgang Von Goethe (İş Bankası Kültür Yayınları)
Avrupa edebiyatının romantik akımının en büyük ilham kaynaklarından biri olan Johann Wolfgang Von Goethe’nin bu ölümsüz eseri, zamanında büyük bir ilgiyle karşılanmış. ‘Umutsuz aşk’ üzerine yazılmış en güçlü eserlerden (bir roman-mektup) biri aynı zamanda “Genç Werther’in Acıları”. Romanda geleceği gayet parlak bir genç olan Werther’in Lotte adlı genç bir kıza duyduğu umutsuz aşkı Werther’in arkadaşı Willhelm’e (hayali bir arkadaştır belki de...) yazdığı mektuplar yoluyla anlatılıyor. Aslında Lotte de bir şeyler hissediyordur ama Albert adlı iyi bir adamla nişanlıdır ve o zamanlar, verilmiş sözler öyle kolay bozulamazlar! Mektuplar giderek karamsarlaşan Werther’in trajik sonuna kadar ilerler... Goethe’nin iki haftada yazdığı söylenen bu dev eseri, okuyucunun da kalbini sızlatmayı başarıp kitabı gözyaşlarıyla bitirmesine neden oluyor. Zamanında da Almanya’da çok büyük bir ilgi görmüş ve bir intihar salgını başlattığı da yazılır.      

SÜPER İYİ GÜNLER – Mark Haddon (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
İngiliz yazar Mark Haddon’un bu romanı yeni değil aslında. 2003 yılında yazılmış İş Bankası Kültür Yayınları tarafından da ilk baskısı 2004’te yapılmış. Ancak hâlâ ilgi gören ve yeni baskıları yapılan bir roman “Süper İyi Günler”. Aslında bir dedektiflik hikayesi anlatıyor, ama onu benzerlerinden çok farklı kılan bir özelliği var. Otizm hastası 15 yaşındaki Christopher John Franciss Boone bu romanın dedektifi. Babasıyla yaşayan bu çok özel çocuk, yan bahçede öldürülmüş olarak bulunan komşusunun köpeğinin cinayetini araştırmaya başlıyor okuduğu Sherlock Holmes kitaplarından da esinlenerek. Christopher köpeğin katilini ararken kendisini bir sürü zorlukla dolu bir maceranın içinde buluyor. Yazar Mark Haddon otizm mağduru 15 yaşında bir çocuğun bakış açısıyla yazdığı romanda o kadar güçlü bir dünya kuruyor ki, adeta Christopher’ın kafasının içinde dolaşıyor gibiyiz. Otizmin nasıl bir hastalık olduğunu da bundan daha iyi anlatan bir metin yoktur herhalde. Christopher’ın dünyasını heyecanlı (bildiğiniz çok satan polisiye gerilimi değil ama) bir olay örgüsünü takip ederek anlıyor ve çok da duygulanıyoruz aynı zamanda. Otizmi ya da otizmli çocukların dünyalarını  anlamak isteyen aileler için de ilaç gibi geliyor. 

SIRÇA FANUS – Sylvia Plath (Kırmızı Kedi Yayınevi)
Amerikan edebiyatının en melankolik yazar/şairlerinden biri olan Sylvia Plath’ın ünlü romanı “Sırça Fanus”, yazarın biraz da kendi yaşamından izler taşıyan yarı-otobiyografik bir roman. 1950’lerin New York’unda, bir moda dergisinde çalışarak ayakta kalmaya çalışan bir genç kız olan Esther’in giderek yolunu kaybedişi, çevresiyle, iş dünyasıyla ve erkeklerle sürdürmeye çalıştığı ve bir türlü istediği gibi gelişmeyen ilişkilerini sıkıcı olmayan, bazen hüzünlü bazen de mizahi bir dille anlatılıyor. Romanın bir yerinde Esther (ya da aslında yazarın ta kendisi) şunu söylüyor hatta: "Eğer iki karşıt şeyi aynı anda istemek nevrotiklikse ben tepeden tırnağa nevrotiğim. Hayatımın geri kalan kısmını karşıt şeylerin birinden öbürüne uçmakla geçireceğim." İnsanoğlunun paradokslar içinde debelenişini bundan daha içten nasıl anlatabilirdi ki?
Trajik bir yaşam sürmüş ve intiharla bu dünyaya veda etmiş bu önemli kadın yazar Sylvia Plath’in birbirinden melankolik şiirlerini de okumanızı öneririm..   

4 Nisan 2015 Cumartesi

HIZLI VE ÖFKELİ 7

Paul Walker'a veda filmi... 


Paul Walker’ın beklenmedik ölümünün “Hızlı ve Öfkeli” serisinin yedinci filmine nasıl yansıyacağını merak ediyorduk. Yapımcılar bu zamansız ölümü sömürmeden duygusal ve heyecanlı bir veda filmi yapmışlar... 

“Hızlı ve Öfkeli” serisinin ilk filmi bütün üyelerini ‘ailem’ diyerek koruyup kollayan karizmatik lider Dominic Toretto’nun (Vin Diesel) yönlendirdiği bir hırsız çetesinin içine sızan polis memuru Brian O’Conner’ın heyecanlı hikayesini anlatıyordu. Bu çetenin belirleyici özelliği birbirinden usta şoförlerden oluşan çetenin soygunlarını modifiye edilmiş şahane arabalar eşliğinde yapıyor olmalarıydı...
70’lerdeki Steve McQueen filmleri gibi, güzel Amerikan arabalarının bol kovalamacalı aksiyon sahneleri birbirini takip ediyordu. İkinci filmden itibaren Brian’ın polisliği bırakıp ‘aile’den biri olması ise en azından seriyi daha renkli bir hale getirmişti. Ama sonraki filmler nitelik olarak aynı başarıyla devam edemedi. Bir tek Rio’da geçen beşinci film seriye biraz taze bir soluk getirmeyi ve izleyicilerini yeni bir hız trenine bindirmeyi başarmıştı.
İsmine 7 rakamı eklenen bir devam filmine bir ‘yenilik’ getirmek de kolay değil tabi ki. Ama “Hızlı ve Öfkeli 7” beklediğinizden daha eğlenceli bir film çıkabilir.
Altıncı filmin sonunda Jason Statham’ın ailenin karşısına yeni bir düşman olarak çıkacağının haberi verilmişti. Nitekim çetenin komaya girmesine sebep olduğu geçen filmin kötü adamı Shaw’ın ağabeyi Deckard (Jason Statham) intikam için bir operasyon başlatmıştır: Dominic ve ailesinin tüm bireylerini tek tek öldürecektir. Bu arada bir hükümet ajanı da Dominic ve ekibine yardım karşılığı bir istekte bulunur: Ramsey adlı bir hacker ve onun icadı olan istihbarat programını bulup kötü adamların eline geçmesine engel olmak.
Hikaye bu kadar. Sonrası tümüyle mantık, fizik ve biyoloji kurallarına aykırı aksiyon sahnelerinden oluşuyor! Ekibin bütün elemanlarının kendilerine ait dövüş sahneleri var. Camlardan geçiyorlar, yüksekten düşüyorlar, arabayla uçurumlardan yuvarlanıyorlar, demirlerle kafalarına vuruluyor, bol bol yumruk yiyorlar ama çoğunlukla sadece yüzlerinde hafif bir kızarıklık ve nefes nefese kurtuluyorlar. Bir süperkahraman filmi kadar yıkıntı, patlama ve büyük aksiyonlar içeriyor film. Bir yandan da öyle büyük mantıksal tutarlılıklar aramadığımız filmler bunlar. Nitekim Alp dağlarındaki araba sahneleri ve Abu Dabi’deki gökdelenlerde geçen sahneler olanca abartılarına rağmen çok da eğlenceli ve heyecanlı sahneler doğrusu. Emektar oyuncu Kurt Russel’ın da bir şekilde ekibe katılması filmin başka bir eğlenceli sürprizi. Finalde ise Paul Walker’a yapılan duygusal veda sahneleri insanın içini acıtıyor, duygulandırıyor. Çok yetenekli olmasa da güzel yüzlü, güzel bakan gencecik bir oyuncuydu Paul Walker. Seri bundan sonra yoluna onsuz devam edecek...  3/5


Hızlı ve Öfkeli 7
(Furious 7)
Yönetmen: James Wan
Oyuncular: Vin Diesel, Paul Walker, Jason Statham, Michelle Rodriguez, Jordana Brewster, Tyrese Gibson, Ludacris, Dwayne Johnson, Kurt Russel, Nathalie Emmanuel

137 dakika