Eleştirmenin Not Defteri

21 Nisan 2013 Pazar

Film eleştirisi: GÖSTER GÜNÜNÜ (Kick - Ass)



Günümüz liseli ergenlerden herhangi biri sayılabilecek Dave’in cevabını en merak ettiği soru şu “Neden kimse ‘özel güçleri’ olmasa da süperkahraman olmayı denemiyor ki?” Aslında denenmiyor değil tabi. Ama Dave’in internetle alakası genelde porno ve oyun siteleri olduğu için bunlardan haberdar değil pek! Çünkü Dave’in aslında bir süper gücü var. Kendisi söylüyor: “Tek süper gücüm kızlar tarafından görülmemek!” Dave’in hayatı radyoaktif bir örümcekle tanışmadan önceki Peter Parker maşallah. Hatta ondan daha berbat... Annesini boktan bir hastalıkla kaybetmiş. Babası da renksiz bir tip. Dave cinsel eğitimini porno sitelerinden, hayata dair bildiklerini de çizgi romanlardan edinmiş. Herhangi bir konuda yeteneği de yok. Ama kafayı süper kahraman olmakla bozmuş... Hangimiz lise yıllarında bir kenara itildiğini hissettiğinde olmak istememişti ki zaten?

Dave dalgıç kostümü getirtiyor bir alışveriş sitesinden ve sokağa çıkıyor. Onun da bir süperkahraman adı vardır artık: “Kick-Ass”... Sonra kötülerle de tanışırız. Kudretli bir mafya patronu ve eli silahlı acımasız karanlık adamlar... “Göster Gününü” bu sahnelerle vasatın biraz üstü bir ergen komedi macerası izlenimi vermiyor değil en başta. Ama üstüste attığı vitesler öyle bir seyir deneyimine dönüştürüyor ki filmi, sonunda hayran kalmamak elde değil... 
Orijinal çizgi romanında "Kick-Ass"...
Zira Nicolas Cage’in canlandırdığı bir babanın (o da aslında Big Daddy isimli bir süperkahraman) 11 yaşındaki küçük kızına (Hit-Girl) ateş ederek çelik yelek eğitimi verdiği sahne seyirciye atılan ilk tokat. İkincisi Kick-Ass’in ilk vukuatında dayak yiyip, bıçaklanıp bir de üstüne araba çarptıktan sonra haşatının çıkmasıyla geliyor. Filmin çocuklarının ‘şiddet’le olan ilişkisi böyle çiziliyor daha hikaye çok da ilerlemeden... Ama asıl bomba Hit-Girl’ün ilk kez ortaya çıktığı o sahneyle geliyor. Küçük kızın bir dolu kötü adamı adeta parçalara ayırdığı bu sahne, filmin rengini bir anda çok değiştiriyor. Sonrası rengarenk, şiddetli bir fantezi...

Dave’in dikkat çekmek ve önemli biri olma isteği bir fitili ateşliyor. Mesela kendi alternatifinin doğmasını sağlıyor. Zengin babasına rağmen mutsuz olan arkadaşının Red Mist adıyla önce yanına sonra da karşısına geçmesine neden oluyor. Hit-Girl ve Big Daddy’nin intikam planını sekteye uğratıyor. Yani yaptığı seçimle domino etkisi yaratıyor. Ama yine de kirli bir düzene ve kötü yetişkinlerin dünyasına karşı başkaldıran çocuklar oluyorlar sonuçta....
Bazen grafik şiddetin tonu, özellikle de Hit-Girl’ün finaldeki koridor sahnesinde biraz kontrolden kaçıyor sanki... 

“Göster Gününü” Marvel’in sahibi olduğu Icon adlı bir yayıncının çizgi romanından  uyarlanmış. Yaratıcısı “Wanted” çizgi romanlarının da yaratıcıları olan Mark Millar ve John Romita Jr. İkilinin 2008-2010 tarihleri arasında yayımlanmış 8 sayılık maceraları var sadece. Yani aslında öyle devasa bir ‘ilgi odağı’ değilmiş zamanında çizgi romanları... Ancak Matthew Vaughn’un çektiği bu filmden sonra olağanüstü bir değer kazandı her sayı. Çünkü çizgi roman kültüründen hiç uzak olmayan bir yönetmen olan Vaughn, filmini rengarenk ve çizgi roman estetiğinden de faydalandığı kompozisyonlar, sahne geçişleri ve dinamizmle donatmayı başarmış. Buna herbiri ayrı bir yetenek olan genç oyuncularının performanslarını da eklerseniz ortaya bir an bile sıkılmanıza olanak vermeyen bir eğlencelik çıkıyor. Özellikle de Hit-Girl rolünde izlediğimiz 97 doğumlu Chloe Grace Moretz (“Kanıma Gir” ve “Hugo”da da izlemiştik) göründüğü her sahnede bütün ilgiyi kendine topluyor...

“Göster Gününü” bizde vizyona girmese de küçük süperkahramanlarını büyük tehlikelerin, vahşetin ve yoğun bir şiddetin içine atan bir fantezi. Ama 13 yaş altındaki çocukların da izlememesi gereken bir fantezi...  

Video 1: Filmin güzel bir seçkiden oluşan müziklerinden Gnarls Barkley’nin “Crazy” şarkısının çaldığı bu sahne filmin en “tatlı” sahnesi...

  
Video 2: Bu yaz devam filmini izleyeceğimiz "Göster Gününü" (Kick - Ass) ülkemizde vizyona girememiş, doğrudan ev videosuna inmiş bir filmdi. Filmin Tiglon'dan yayımlanmış DVD'sini hâlâ bulabiliyorken izlemenizi tavsiye ederim...
Aşağıda filmin fragmanını izleyebilirsiniz...


Video 3: Ülkemizde şimdilik 2 Ağustos 2013 günü vizyona çıkacak gibi görünen "Kick-Ass 2"de Jim Carrey'nin de önemli bir rolü var... Yönetmen ise maalesef Matthew Vaughn değil. Ayrıca fragmana bakarsak ilk filmden daha "şiddetli" bir ikinci film bekliyor izleyicileri...


19 Mart 2013 Salı

Kitap eleştirisi: YANGIN MÜZİĞİ (A.M. Homes)


Amerikan banliyölerine yönelik onca film ve romandan sonra artık oralarda yaşayan insanlara ve onların hayatlarına dair belli görüşlerimiz oluştu çoktan. Mesela Alan Ball’un Oscar’lı “Amerikan Güzeli” (American Beauty) senaryosu, sonra Alicia Erian’ın romanından uyarladığı “Tabu” (Towelhead), her ikisi de sinemaya başarıyla uyarlanan iki iyi roman Tom Perrotta’nın “Tutku Oyunları” (Little Children) ve Richard Yates’in “Hayallerin Peşinde”si (Revolutionary Road) ilk aklıma gelenler... Tabi ki daha çok var...
Genellikle sorunlu evlilikleri ve karışık duygular içinde belirli kalıplara sıkışarak yaşamaya çalışan bu insanlara trajikomik yaklaşımlarla bakılıyor hep. Aşağı yukları bütün hikayeler de  çoğunlukla keskin bir finalle noktalanmaktalar... Hep bir şekilde “kan dökülecek”tir...

“Yangın Müziği” (Music For Torching) de bu kalıpları aynen uygulayan bir roman...

Amerikalı gazeteci/yazar A.M. Homes kışkırtıcı bir dille yazılmış bir banliyö öyküsü daha sunuyor bize. New York banliyösünde iki çocuklarıyla yaşayan Elaine ve Paul, 40’larını aşmış, berbat bir evliliğin ve iki katlı düzgün, bahçeli evlerinin içinde sıkışmış bir karı-koca... Bir anlık bir refleksle, birlikte harekete geçtikleri bir anda kendi evlerini kundaklarlar. Ancak evleri bir şekilde ‘yarım bir hasar’la kurtulur... Aslında bu en kötüsüdür... Çünkü bu ‘yarım yamalaklık’ onların daha da kaybolmalarına ve giderek bir yıkıma doğru sürüklenmelerine sebep olacaktır...

Bir kadın yazar olarak Homes yukarıda sıraladığım örneklerden farklı duygulara ve durumlara ulaşmak konusunda yer yer başarılı... Oldukça kışkırtıcı bir dille yazılmış romanda en başarılı bulduğum bölümler karı-kocanın kafa seslerini duyduğumuz bölümler. Özellikle de Elaine’in bütün karışıklığı ve kaybolmuşluğu, sekse sığınışı (Paul de öyle ama Elaine’inki çok daha iyi anlatılıyor) –yazarın bir kadın olmasından dolayı belki de- çok inandırıcı ve başarılı... Homes’un kitabı bariz bir şekilde kadınlar arasında geçen bölümlerde şaha kalkıyor.

Usta çevirmen Avi Pardo’nun da yardımıyla zaten bol diyaloglu olan metin (bazı ciddi tashihlere rağmen), konuşma diline yakınlığı sayesinde de çok rahat akıp gidiyor.

Bir şekilde özgürlüklerini arayan ve evlerini yakarak bir “uyanış” yaratmaya çalışan bu çiftin hikayesini, belli bir oranda acı tebessümler eşliğinde okuyoruz. Lezbiyen ilişkilerde ve ateşli kaçamaklarda aranan çıkışlar, ebeveyn olmanın getirdiği sorumlulukları taşıyamama haliyle özlenen eski özgürlüklerin bitmek bilmeyen çatışması, böyle ailelerin bir süre sonra ergenlik zamanlarında okullarında silahlı eylemlere karışan çocukları, “Stepford Kadınları” (Stepford Wives) ile “Umutsuz Evkadınları” (Desperate Housewives) karışımı kıvamındaki banliyö kadınlarının artık bize o hayli tanıdık gelen dünyaları... “Yangın Müziği” bizi tanıdık sulara çekiyor yazarın kıvrak üslubuyla. Ama Homes’un bu hayatlara ve karakterlere bu kadar ‘acınası’ (ve biraz da nefretle) bakması ve bunun sonucunda da romanın en masum kişisinin olabilecek en kötü şekilde tüm günahların bedeli olarak kurban edilmesini bir parça yadırgadığımı belirtmem gerek. Açıkçası bana bu final fazla “bariz” göründü... Bu noktada yazarın, seks ve şiddet sahnelerine olan yaklaşımını ve olayların bazen oldukça hızlı ve atlamalı bir şekilde anlatılmasını Bret Easton Ellis (Amerikan Sapığı) gibi yazarlara yakın olma arzusuna bağladım...
Homes’un bu karanlık ve depresif romanını bitirdiğinizde yine de aklınızda bazı çok iyi yazılmış ve sanki bir filmde görmüşsünüz gibi kimi sahneler kalacaktır. Paul ve Elaine’in komşularının evlerinde geceledikleri sahneler, Elaine’in ilk lezbiyen tecrübesi ve özellikle de karı-kocanın aralarında geçen bazı diyaloglar mesela...

“Yangın Müziği” her zevke hitap etmiyor ama bu türün meraklılarını da gayet memnun edici bir ‘Amerikan’ romanı... (Sel Yayıncılık)            
 
http://www.burakgoral.com/

15 Mart 2013 Cuma

Film eleştirisi: SKYFALL



Biliyorsunuz, James Bond 23. ‘resmi’ filmiyle karşımızda bu hafta... ‘Resmi’ ifadesini bu toplamın dışında kalan bir film yüzünden kullanıyoruz. Yapımcı kavgaları ve telif meselesi yüzünden bu sayının içinde yer almayan “İnsan Gibi Yaşa” (Never Say Never Again, 1983) Bond filmi gibi başlamayan, Bond filmi gibi ilerlemeyen ‘gayrı resmi’ hatta ‘bağımsız’ bir Bond filmidir. (Film bizde video piyasasında "Asla Asla Deme" adıyla da çıktığı için bu konuda bir karışıklık yaşanmaktadır)
Film, Bond’un (Sean Connery) başarısız olduğu bir kurtarma simulasyonu ile başlar. Hatta kendisine dikkat etmediği, formdan düştüğü için M (Edward Fox) tarafından da azarlanır. “İnsan Gibi Yaşa” Sean Connery’nin İngiliz ajanı canlandırdığı son filmdir ve o yıl 53 yaşına basan aktör, Bond’un da yaşlanmaya başladığını hissettiği bir macerada birazcık da olsa alıştığımızın dışında bir performans sergiler...
Açıkçası resmi ya da gayrı resmi, çok sevilen bir Bond filmi sayılmaz “İnsan Gibi Yaşa”. Ama belli orandaki bir ‘farklılık’ın denenmesi açısından enteresandır.
2006 yılında karşımıza gelen yeni Bond ve onun ilk filmi “Casino Royale” de stüdyo işi olmasına rağmen aynı bağımsız takılma istek ve amacını taşıyordu. Sean Connery ve Roger Moore Bond’larından daha derin, Timothy Dalton ve Pierce Brosnan Bond’larından daha ‘ruh’ sahibi bir James Bond yaratma gayreti, yapımcıları alışıldık tipolojinin biraz dışında bir aktörle beraber ilk orijinal Bond macerasına geri döndürdü. Yaratıcısı Ian Fleming’in aynı adlı ilk Bond romanından uyarlanan film, Bond’da derin yaralar açan ve onun kadınlarla olan ilişkilerinin bu bildiğimiz hale gelmesine neden olan Vesper Lynd karakterinin de adamakıllı ilk kez anlatıldığı film olarak önemliydi. İkibinli yıllar için ‘update’ edilmiş (genç, daha atak, teknoloji uyumlu, daha duygusal) Jason Bourne gibi yeni çağ ajanlarına karşılık Bond’un kendi çizgisinden de uzaklaştırılmadan daha ‘insan’ bir eski usül ajan olarak baştan yorumlanan bu ikibinlerin ilk Bond filmi, tüm dünyada büyük ilgi ve sevgiyle karşılandı. 
"Casino Royale"e kadarki eski Bond filmlerinde bu kadar duygusal bir sahneye rastlamak zordu... 
Daniel Craig’in fiziğinde hayat bulan ‘yeni’ Bond, iyi yazılmış bir senaryo ve Martin Campbell’ın başarılı yönetimiyle dikkat çekiciydi. Derinlikli olay örgüsü, dişileştirilen M’iyle karikatür boyutundan uzaklaştırılan Q’su ve bazen bayağılaşma sınırlarında dolaşan çapkınlık seanslarının uzağındaki Bond’un kişisel dünyasına da alıştığımızdan fazla yer veren ve aksiyona da doyuran film hedefi onikiden vurmuştu. Tam da bittiği yerden başlayan Marc Forster’ın “Quantum of Solace”ı önceki film kadar başarılı değildi belki ama yeni Bond’un cilasını parlatan bir yapımdı.
“Skyfall” aynı çizgiyi sürdürse de, son Bond filmi olmadığını çok net bir şekilde söylüyor olmasına rağmen, öyle bir ‘son film’ duygusu yaratıyor ki üç filmdir başka türlü bir seyir keyfi aldığımız bu ‘yeni Bond’a sanki veda etmek zorunda kalıyor gibi hissediyoruz bittiğinde.
Ve Sirkeci'deki James Bond...
Öncelikle haftalarca İstanbul ve Adana’nın trafiklerini felç edilerek çekildiği sahnelerin “Takip: İstanbul” (Taken 2) fiyaskosundan katbe kat iyi olduğunu belirtmekte fayda var. Her ne kadar Adana caddelerini de İstanbul gibi göstermeye çalışırken trafikteki arabaların 01 plakaları gözardı edilmiş olsa da bu sadece dikkatli Türklerin gözüne takılan detaylar olacaktır. Bond’un da dillendirdiği gibi artık ‘cesur bir yeni dünya’ vardır. Teknolojiden güç alan, insanların oturdukları yerlerde sadece internet sayesinde bile dünyanın tüm dengesini bozacak aktivitelerde bulunabildikleri bir dünyadır bu. Düşmanların gölgelerde saklandıkları bir dünyada James Bond gibi eski usül ajanların işlevlerinin tartışmaya açıldığı bir yeni dünya düzeni... Gençleştirilmiş Q bile artık bütün o cafcaflı teknolojik oyuncaklarla uğraşmıyor. Ama buna karşılık Bond’a verdiği sinyal verici fena halde retro bir alet! M kendisinin yerini dolduracak yeni M’e karşı kendi sistemini ve Bond’u kolluyor. Onu ağır yaralanmasının ardından ‘hasarlı’ yeniden doğuşunu onaylayarak, MI6’yı tehdit eden bir ‘eski oğul/yeni düşman’a karşı savaşması için cephenin önüne sürmekten geri kalmıyor yine de. Yani Bond’un yeni macerası, TV’de yayınlanan her ajan/polis dizisinin birkaç bölümünde işlenen klişe bir hikaye: Eski bir oyuncu oyun sahasına düşman olarak geri döner. 
Küçük aksiyon filmi klişeleri bu iyi yapılmış ‘yeni çağ’ aksiyonlarına yakışmıyor... Maalesef birkaç tanesi “Skyfall”da da var... Mesela bu sahnede hızla giden bir trenin üstünde kavga eden iki adam var. Kısa bir süre sonra kötü adam tam orada boşta bir zincir bulacak ve Bond's onunla vurmaya başlayacak!
Ama bu klişe hikaye Sam Mendes’e farklı bir şey yapma alanı da açıyor.. James Bond’u derinlemesine inceleme fırsatı veriyor... M’nin emri altında çalışmış Silva teşkilat tarafından bir görev sırasında ölüme terkedildikten sonra güç toplayarak geri dönmüş, tehlikeli bir terörist olmuş ve şimdi intikam istiyordur. Bond’un karanlık tarafa geçeni, hatta onun eşcinsel bir suretidir kendisi! Bond’un Silva ile ilk karşı karşıya kaldıkları sahne ise “Skyfall”un kuşkusuz en güçlü sahnesi... Hatta bütün filmi bu sahne için çekmişler demek bile mümkün neredeyse...
Çünkü Silva, Bond’u kendi kendisiyle hesaplaştırıyor. Tabi ki bir Hollywood stüdyosunun elverebildiği ölçüde... Javier Bardem’in olağanüstü bir performansla can verdiği Silva, Bond’a kur yaparak, cinsel bir imada bulunmak amacıyla “Herşeyin bir ilki vardır. Ne dersin?” teklifinde bulunuyor. Bond’un cevabı beklenmedik: “İlk olduğu ne malum?!”... Her ne kadar basit bir olay örgüsüne sahip olsa da, hiçbir Bond filminin girmeye cesaret edemediği sulara ufak ufak girebiliyor film... M’nin ne derece koruyucu/kollayıcı olduğu tartışmalı ‘anne’liği, Bond’un yetimliği ve babaevinin patlatılmasıyla geçmişe çekilen  süngerle son buluyor “Skyfall”. Bunlar eskiden izlediğimiz Bond filmlerinde görmeye alışık olmadığımız detaylar kuşkusuz.   
Bütün film bu sahneyi bekliyor sanki...
Ama gelin görün ki Bond’un babaevine dönüşüyle simgelenen eski Bond filmlerine dönüş finali biraz can da sıkıyor. Dişi M’nin yerini Bond’la yarı ciddi bir dalaşmaya girecek yeni bir erkek M’ye bırakması, Bond’la sürekli kurlaşacak Moneypenny’nin görevine başlaması, eski Bond müziğinin tam da o versiyonuyla çalınıyor olması bundan sonra izleyeceğimiz Bond filmlerinin tonunun “Casino Royale”den başlayarak üç filmdir süren tondan giderek uzaklaşacağını ve eski Bond’lara daha çok yaklaşacağını haberliyor sanki.   

EKSTRA SEÇENEK:
"Skyfall" dahil birçok Bond filminin jeneriklerini tasarlayan Daniel Kleinman konuyla ilgili "incelikler"i anlatıyor: 


9 Mart 2013 Cumartesi

Film eleştirisi: SEFİLLER (Les Misérables)



Dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri ve ateşli bir demokrasi savunucusu olan Victor Hugo, ölümsüz eseri “Sefiller”i, ülkesi Fransa’dan uzakta, mecburi sürgünündeyken yazmıştır. Hugo imparatorluk rejimine karşı çıktığı ve halkın çıkarlarını gözettiği için sürgündeydi. “Sefiller” dahil en güzel eserlerini de bu sürgün yılları sırasında yazmıştı. Bu yüzden “Sefiller” acıyla yoğrulan karakterlerinin hikayelerini yine acıyla yoğrulmuş bir dille anlatır. “Sefiller” Hugo’nun en halkçı romanıdır. Geniş kitleleri kendisine hayran bırakan roman, Fransız Devrimi’nin ardından yaşanan hayal kırıklığının, çöküşün fakir halk üzerindeki etkisi ve içlerinde yanan isyan ateşinin nasıl da yavaş yavaş canlanmaya başladığının hikayesini anlatır. Hugo’nun bu dev eseri üç güçlü ayak üzerinde sapasağlam yükselir. Birincisi elbette ezilen bütün bir halkı temsil eden ana kahramanı Jean Valjean’ın, kişisel bir hikayesi gibi duran, iyilik ve adalet duygusunun (biraz da dindar bakışla) aranışı. İkincisi onunla koşut olarak yükselen halkların eşitliğini zemin alan meşhur barikatların kurulduğu 1832 ayaklanması... Üçüncüsü de daha geri planda duruyor gibi olsalar da kadın kahramanlarının haberlediği erken bir kadın hareketi... Aslında hepsi temelde tek bir temaya hizmet ediyor, o da “insanın ‘insanca’ yaşaması gerektiği” ve "haksızlıklar"a karşı çıkma...
Bu dev roman üç şeyi çok iyi başarır: Karakterlerini belli özellikleriyle ele alıp ete kemiğe büründüren Hugo, onları haklarında daha fazla bilgi edinmemize gerek duyurmadan çok akıcı bir olay örgüsünün içine atar. Hikayenin temeline anlattığı dönemin politik ve sosyal atmosferini ustaca yayar ve bütün o klasik romanlar gibi (özellikle de romantizm akımına ait olanlar) müthiş bir duygusallığı da içinde barındırır...   
Tom Hooper'ın "Sefiller"i romanın politik altmetnini en iyi yansıtan uyarlama diyebiliriz...
Roman, televizyon ve sinemaya defalarca uyarlandı. Ama 1980’lerde Fransa’da sahnelenmek üzere bir müzikal olarak tasarlandığında, yaratıcıları Fransız müzisyenler Claude-Michel Schönberg, Alain Boublil ve Jean-Marc Natel’in (sözleri başarıyla ingilizceye çeviren Herbert Kretzmer’i de unutmamalı) aklına bunca yıl birçok ülkede sahnelerde kalacağı gelmemiştir büyük olasılıkla... Ne de olsa daha 80’lerde bile çok ‘izlenmiş’ bir hikayeydi “Sefiller”. Ama hikayenin muhatabını hemen avucunun içine alan o yoğun duygusu farklı formlarda da karşımıza çıksa hep yakalıyor insanı bir şekilde.
Tom Hooper’ın filmi bu müzikali temel alıyor. Dev bir eserden yaratılmış olsa da bir tiyatro sahnesine mecburen ‘sıkıştırılmış’ yapıdaki metni Hooper tam da layığıyla görselleştirmeyi başarıyor ki, açıkçası sahneden uyarlanan filmlerde de insan önce bunu arıyor... Hooper karakterlerin gözlerine ve yüzlerine odaklanıyor film boyunca. Onlar şarkılarını söyledikçe, ağladıkça, acı çektikçe ya da her ikileme düştüklerinde iyice yaklaştırıyor yüzlerine kamerasını...  Kadrajın sağına ya da soluna, köşeye alıyor karakterlerini... Hep bir şekilde kenardalar ve bir köşeye itilmişler sanki... Bir anlık bir dürtüsüne yenik düşerek hırsızlık yapan ve ömrü boyunca bunun yükünü sırtında taşıyan ‘vicdan sahibi’ Jean Valjean ya da sokaklara düşen zavallı Fantine’in haketmedikleri yaşamlara olan mahkumiyetleri gibi, Jean Valjean’ı sıkı sıkıya bağlı olduğu görevi gereği kovalayan, hikayenin ‘kötü’sü Javert de bir nevi kendi gururunun ve hırsının mahkumudur... Hooper her ne kadar karakterlerinin yakın planlarına sıkı sıkıya bağlı olsa da filmin nefes almasına sık sık olanak sağlayan kuşbakışı ya da genel planlara da yer açmış yeterince. Hikayenin ‘ilahi’ dokusuna da hizmet eden bir ‘herşeyi gören göz’ zaman zaman kendisini hissettirmekte.  
Bir Tim Burton filminden çıkıp gelmişler gibi duran, Sacha Baron Cohen ve Helena Bonham Carter ikilisi filme gerçek anlamda “renk” katıyorlar.. Vogue dergisine böyle bir poz vermişler...
Özellikle filmin ilk yarısı müzikalde de olduğu gibi neredeyse nefes nefese akıp gidiyor. Jean Valjean’ın ve Fantine’in kesişen hikayeleri ve Valjean’ın Fantine’in kızı Cosette’i himayesi altına almasıyla sonlanan ilk perdenin ardından, sefalet içinde yaşamaya zorlanan halkı uyandırmaya çalışan bir grup idealist öğrencinin arasına dalıyoruz. Bu bölümde de Cosette’e âşık olan Marius ve ona âşık olan Eponine’in oluşturduğu aşk üçgeni 5 ciltlik orijinal romanda başarıyla yedirilebiliyor olmasına rağmen tıpkı müzikalde de olduğu gibi filmde de belli oranda bir ‘kambur’ oluşturmuyor değil açıkçası. Ama yine de bu bölümde romanın hiçbir uyarlamasında olmadığı kadar başarıyla anlatılıyor politik zemin. Fransız devriminin getirdiği umut havasının bir süre sonra yerini hastalık ve yoksullukla ezilen halkın isyanına bıraktığını; tıpkı her toplumda olduğu gibi isyanın hep önce genç öğrencilerden başladığını, devrimin hep böyle doğası gereği ‘romantik’ olduğunu etkili bir sinema duygusuyla vermeyi başarıyor...
Barikatların sembol figürlerinden yürekli, küçük devrimci Gavroche'yi tüylerimiz diken izliyoruz çoğu zaman. Onu başarıyla canlandıran Daniel Huttlestone'un da ilk filmi üstelik...  
Hugh Jackman’ın Jean Valjean olmak konusundaki tutkusu, nefes nefese söylediği şarkılarda da bellli ediyor kendisini. Dünya edebiyatının bu en sevilen kahramanlarından birinde gerçekten de doğru notalara basmayı biliyor her iki anlamda da. Anne Hathaway’in Fantine’si ise kuşkusuz beyazperdenin şimdiye dek izlediğimiz en yürek yakan Fantine’si. Fantine’nin gözyaşları ilk kez bu kadar gerçek, acısı ve kızına duyduğu özlem ilk kez bu kadar ‘sahici’. Şarkı performanslarında Russel Crowe’u önce bir süre yadırgasanız da herkes sonra yerli yerine oturuyor. Ama Jackman ve Hathaway’den sonra Marius rolündeki Eddie Redmayne de akılda kalıcı bir performans sunuyor. Yetişkin Cosette’te izlediğimiz Amanda Seyfried de “Mamma Mia”daki rahatlığını sürdürüyor...
“Sefiller” klasik hikayelerin neden hâlâ klasik olduklarının en güzel kanıtlarından biri...

21 Şubat 2013 Perşembe

GEREĞİNDEN AZ TAVSİYE EDİLEN 5 FİLM - 6

Zamanında vizyona çıkmasına rağmen kenarda kalmış, o zamanlar sevilse bile bugünlerde adı geçmeyen veya Türkiye'de DVD'si çıkmış ama es geçilmiş bazı iyi filmlere dikkat çekmek için seçtiğim 5 DVD daha... Herbiri de farklı lezzetler barındırmakta... 

1. Rüya Kızlar / Dreamgirls


“Rüya Kızlar”ı sevmeyenler tek bir sebep ileri sürebilirler: Çok fazla müzik var. Ne de olsa  bir Broadway müzikalinden uyarlanmış. Bir dönem müzikal oyunların çok tutulduğu, müzikal ya da müzikli filmlerin gişe rekorları kırdığı ülkemizde artık müzikallere karşı duyulan ilgisizlik ve sevgisizlik ilginç doğrusu. 
Sahne sanatlarını konu alan her başarılı müzikal/filmde olduğu gibi “Rüya Kızlar”ın da ana meselesi ‘kibir’ aslında. Ana karakterlerinin hepsi insanlığın en büyük zaaflarından biri olan ‘kibir’den nasipleniyorlar. Hepsi de sonra da derslerini bir bir alıyorlar.
1950’lerde şöhretinin zirvesinde olan şarkıcı James Early’nin (Eddie Murphy) arkasında vokal yaparak müzik dünyasına adım atan üç genç şarkıcı Deena, Effie ve Lorell’in yıllara yayılan müzikal öyküsü bu. Çıkış noktası efsanevi Diana Ross’un The Supremes adlı grubunun gerçek hikayesi aslında. Ama ima edilse de o hikayenin anlatıldığı söylenmiyor ne müzikalde ne de bu filmde. Film, Amerikan müzik endüstrisinin acımasız dünyasının etkili bir profilini çıkarmakla kalmayıp son derece zengin bir karakter galerisi ve soul müzik sevenler için de tam bir müzik şöleni sunuyor. 
“Rüya Kızlar”da Eddie Murphy’nin kariyerindeki en iyi performansına da şahit oluyoruz. Oyuncu filmdeki şarkıları kendi sesiyle seslendiriyor. Tüm kariyerinin –şarkıcılık dahil- en başarılı performansına ev sahipliği yapıyor film. “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” Oscar’ını “Little Miss Sunshine”daki küçücük rolüyle Alan Alda’ya kaptırması bence tam bir sürpriz ve hatta haksızlık. Beyoncé de kliplerinde görmeye alıştığımız Beyoncé değil filmde. Kendisinden beklenmeyen, aksamayan bir performans seyrediyoruz. Üstelik güzelliğiyle de göründüğü sahnelerde ışıl ışıl parlıyor. Ama bizim ‘popstar’ yarışmasına kaynaklık eden ‘Amerikan Idol’ yarışmasının finalistlerinden Jennifer Hudson, Effie rolünde güçlü sesiyle resmen büyülüyor, ortalığı kasıp kavuruyor. “Rüya Kızlar” eğer müzikallere karşı özel bir antipatiniz yoksa kaçırmamanız gereken bir ses ve görüntü şöleni… Filmin Tiglon'dan çıkan DVD'si kolayca bulunabilmekte...

2. Adı Vasfiye


“Konu yok. Yazacak bir şey bulamıyorum” diye ortalarda dolanan genç bir yazar, deneyimli bir büyüğüne dert yanar. Büyüğü ona her tarafın konuyla dolu olduğunu ama bakmasını bilmesi gerektiğini söyler ve yanından ayrılır. Gencin gözü duvardaki bir gazino afişine takılır. Assolist Sevim Suna’nın afişine bakıp arkasındaki hikayeyi düşünürken bir adam yanaşır yanına ve “onun asıl adı Vasfiye” der. Genç delikanlının aradığı hikaye ayağına gelmiştir. Hem de ne hikaye... Genç yazar bu çıktığı yolculukta aynı kadını dört ayrı adamdan dinler.   
Atıf Yılmaz usta, “Adı Vasfiye”de bir kadını, onu tanıyıp da farklı özellikleriyle tanımlayan dört farklı erkeğin gözünden anlatmakla kalmayıp düş mü, gerçek mi belli olmayan bir tarzı filmine başarıyla yedirmesini bilmişti. Atilla Dorsay’ın zamanında Cumhuriyet gazetesine yazdığı gibi o zamanlara kadar ‘sinemamızda hiç denenmemiş bir anlatım biçimini' deneyen Atıf Yılmaz, bu tür biçimsel denemelerden her zaman başarıyla çıkmasını bilmişti zaten. 
“Adı Vasfiye” Ömer Kavur-Atıf Yılmaz ortaklığının en başarılı ürünlerinden biriydi. Necati Cumalı’nın “Ay Büyürken Uyuyamam” adlı eserinden Barış Pirhasan’ın uyarladığı senaryo bugünün senaristlerine ders niteliğini taşımakta.
Film aynı zamanda Müjde Ar’ın da en başarılı performanslarından birini içermekte. Ar, Vasfiye karakterinin içinde bir kadının ezilen, ezen, şuh, hüzünlü, fedakar ve zeki yönlerini tek tek gösteriyor. Kadın kişiliğinin girinti ve çıkıntılarını sergileyen film, erkeklerin tekdüzeliğine de küçük dokundurmalar yaparak bir enigma yaratmayı başarıyor. Sonunda Vasfiye’nin bize anlatılan kadınlardan hangisi olduğunu çözmek de yine bize kalıyor.  
Atıf Yılmaz’ın başyapıtlarından biri sayılan “Adı Vasfiye”nin Kanal D Home Video'dan çıkan DVD'si tek olarak da Atıf Yılmaz DVD Koleksiyonu adlı paket içinde de bulunabiliyor...

3. Zodiac


Konuya biraz merak duyanlar 1970’lerde San Fransisco körfez bölgesindeki cinayetleriyle dehşet yaratmış Zodiac lakaplı seri katilin kimliğinin hâlâ bilinmediğini dolayısıyla da yakalanamadığını bilmekteler. Filmin uyarlandığı kitabın yazarı, onun kim olduğunu bulmak için yıllarını veren Robert Graysmith, bu filmin ana karakterlerinden biri. Dolayısıyla filme başlamadan önce şunları biliyoruz: 1- Katilin kim olduğunun ortaya çıkmadığı, gerçek olayları anlatan bir film bu. 2- Hikayenin kahramanı sonunda hayatta kalıp bu filmin uyarlanacağı kitabı yazmış. Ama bunları bilmemize rağmen yönetmen David Fincher, bu 150 dakikalık filmi bize merak içinde seyrettirmeyi başarıyor.
Zodiac’ın cinayetleri dört adamın hayatını derinden etkiliyor. Film hem katilin izini onların sayesinde ipuçlarını takip ederek bize sürdürüyor, hem de onların bu adama duydukları takıntıların anatomilerini çıkarıyor. Şöhretli bir gazeteci olan Paul Avery (Downey Jr.) ve aynı gazetede karikatürist olan Robert Graysmith (Gyllenhaal), polis dedektifi David Toschi (Ruffalo) ve ortağı Bill Armstrong (Edwards) bu adamlar... Yüzünü göremediğimiz Zodiac’ın eylemleri de ara ara olanca vahşetiyle gösteriliyor. Sonrasında onun peşine düşen tüm bu adamların en inatçısı Robert çıkıyor. Robert ve diğerlerinin duyduğu bu yakıcı merak, topluma hizmet etmek amaçlı değil aslında, daha çok hayatlarının eksiklerini önemli bir bilgiyle doldurma ihtiyaçlarından kaynaklanıyor ve film bunu çok iyi veriyor. “Se7en”da olduğu gibi bir kez daha avın, peşine düşen avcıları avladığı bir durum sözkonusu.
Film bize birkaç şüpheli çıkarıyor. Aynı kitapta olduğu gibi onların olabileceğinin sağlam kanıtlarını da sunuyor. Yine de ‘işte bu adam’ demiyor, diyemiyor. Ama yine de seyircisini tatmin eden bir finali var. Yüzlerce kanıtın harmanlandığı, temponun hiç düşmediği, çok fazla diyalog içerdiğinden dolayı kimi detayların arada kaynadığı bir film “Zodiac”. Ama sinematografik olarak kusursuza çok yakın. Filmin Tiglon'dan çıkan DVD'si kolayca bulunabilir...


4. Şeytan Üçgeni / Triangle

Greg adlı genç bir adam arkadaşlarıyla bir tekne gezisine çıkmaya hazırlanırken başka bir arkadaşı Jess de (Melissa George) son dakika konuğu olarak marinaya gelir. Ancak Jess’de bir tuhaflık vardır. Oğluyla yalnız yaşayan Jess’in sıkıntılı günler geçirdiğini bilen Greg, onun da gruba katılmasına ses çıkarmaz. Ancak denize açılan grup, bir süre sonra terkedilmiş dev bir hayalet gemiyle karşılaşır. Grup gayet meraklı olarak ve içerde yardıma muhtaç birini gördüklerini düşünerek gemiye çıkar. Sonrasını asla tahmin edemezsiniz...
Bir İspanyol filmi olan ve ülkemize hiçbir festivalde dahi uğrayamayan “Timecrimes”   (Los Cronocrímenes) ile akraba olan bir film var karşımızda. Tıpkı onun gibi bu film de en başta oldukça klişe sahnelerle dolu basit bir gerilim filmi izleyeceğiniz hissini veriyor size. Ancak iki filmin de bir ‘kırılma noktası’ var. Bu noktadan sonra beyninizi iyice yormanızı istiyor sizden. Zira hikayenin geçmişinde yaşanan hiçbir olay silinmiyor, yenileri yaşanırken eski yaşananlar bu yeni yaşananlarla paralel olarak sürüyor. Yani aslında bir ‘çıkışsızlık’a dönüşüyor film. Bu çıkışsızlık, İspanyol filminde seyircisini ‘zaman makinası’ kavramını da işe katarak fantastik ve trajikomik bir dünyaya çekerken; “Şeytan Üçgeni” kahramanının beyninin içinde hapsolduğu gergin bir döngüye götürüyor izleyicisini. Olaylara bir türlü engel olamayan ve yavaş yavaş çıldıran bir karakterin başlattığı, herşeyin birbirine bu çıldırışla bağlandığı sarmal bir olaylar silsilesi bu. Öyle ki finalde aldığımız bilgiyle filmi bir kere daha izleme isteği uyandırıyor meraklısına. 
 Filmin Bermuda Şeytan Üçgeni’yle pek bir ilgisi yok. Aslında şöyle: önce “Hayalet Gemi” (Ghost Ship) gibi başlıyor, sonra “Bugün Aslında Dündü”ye (Groundhog Day) sonunda da “Timecrimes”ın mizahsız haline dönüşüyor. Avustralyalı güzel oyuncu Melissa George’un aksamayan ve fiziksel cazibesini neredeyse hiç kullanmadığı performansını barındıran filmin İngiliz yönetmeni Christopher Smith’i daha önce korku-komedi türünde çektiği “Kanlı Mesai” (Severance) filminden hatırlıyoruz..
Bu arada filmin bir sahnesinde kahramanımıza 237 no’lu kamarada önemli bir mesaj var. Tıpkı “The Shining”de olduğu gibi... 
Filmin Kanal D Home Video'dan çıkan DVD'si bulunabiliyor... 

 5. İntikam Peşinde / Fuk Sau (Vengeance)

Aksiyon ve triad (mafya) filmlerinin Hong Kong’lu üstadı Johnnie To, ne yazık ki ülkemizde kısıtlı bir kitle tarafından takip ediliyor. Oysa usta kendi türünde muhteşem filmlere imza atmıştır. İki film olarak çıkardığı ve Uzakdoğu mafyasının adeta anatomisini çıkaran “Election”lar, triad dünyasına romantik bir bakış atan “Exiled”, muhteşem plan-sekanslarla süslediği ve ‘bu sahneyi nasıl çekmiş acaba?’ sorularıyla izleyenleri hayrete düşüren “Breaking News” ve daha birçoğuyla, dopdolu ‘renkli’ bir filmografisi vardır. 
To’nun 2009 filmi “İntikam Peşinde”, Cannes Film Festivali’nde Nuri Bilge Ceylan’ın da içinde olduğu jüriyi acaba ne hale getirdi merak etmemek mümkün değil! Çünkü To’nun bu filmi olanca stilize sahneleri ve melankolisine rağmen binlerce kez –özellikle de uzakdoğu sinemasında- izlediğimiz intikam temasına pek yeni bir şey getirmiyor. İronik ve nostaljik bir tat vermesinin dışında Fransız eski katil/yeni aşçı Costello’nun mafya tarafından katledilen kızı ve ailesinin intikamını almak için Hong Kong’a gelmesinin pek tatmin edici bir tarafı yok. Sadece Costello’nun “Kabadayı”daki Şener Şen gibi amnezi sorununun olması bazı güzel detaylara vesile oluyor. Costello’nun kendisine üç tane vicdanlı serseri bulması ve büyük bir organizasyona karşı savaş açması; ama bir süre sonra bütün bunları, hatta intikamını bile unutması olasılığı filme belli bir merak duygusu katıyor. 
 Ancak en başta Alain Delon’un “Kiralık Katil” (Le Samourai) filmindeki Costello karakterine gönderme yapan intikamcı babayı yine Alain Delon’la çekmek isteyen Johnnie To bu amacına ulaşamamış. Sebebi de Delon’un senaryoya fazlaca müdahele etmek istemesi. Bunun üzerine uzun zamandır sinemada görünmeyen Fransız rock müzisyeni Johnny Hallyday filme dahil edilmiş. Hallyday’in hayli mesafeli performansı filmin melankolisini tamamlıyor. Ama Uzakdoğu filmlerine benim kadar meraklı olanlara ‘Hong Kong sinemasının Al Pacino’su diye adlandırılan Anthony Wong ve yine Hong Kong mafya filmlerinin bir nevi Christopher Walken’ı sayılabilecek Simon Yam de kadroda lezzetli performanslar sunuyorlar.  
Her Johnnie To filminde olduğu gibi stilize şiddet sahneleri, hayli kanlı... Ama kırdaki çatışma sahnesine özellikle dikkat!
Fİlmin Kanal D Home Video DVD'si kolayca bulunabiliyor... 

 
 

13 Şubat 2013 Çarşamba

GÜZEL GALERİ - 2: Marilyn Monroe

Dünyanın en çok fotoğrafı çekilen ünlü kadınlarından biri olsa gerek Marilyn... Yıllardır baka baka bitiremedik... Ne zaman onun adını yazıp aramalar yapsak ya da ne zaman bir film için internette görsel arasak bir anda daha önce hiç görmediğimiz bir fotoğrafıyl burun buruna gelebiliriz... Benim için en güzel Marilyn fotoğrafları fotoğrafçı stüdyolarında, profesyonel ışıklarla çekilmiş olanlar değil aslında... Onun doğal gülüşünü, içinde kopan fırtınaları hissettiren bakışlarıyla yakalanmış, daha çok 'kendiyleyken', sanki rastlantısal bir şekilde çekilmiş gibi duran fotoğrafları...
Güzel Galeri'nin 2. sayfasında benim hâlâ arasıra dönüp baktığım böyle Marilyn fotoğraflarını paylaşmaya çalıştım...
Devamı gelecek...
Set arasında bir şey izliyor... Belki de onun olmadığı bir sahne çekiliyor o sırada... 
Çok ender bir fotoğrafı... Keşke fotoğrafçının adını da bulabilseydim...
Bir toplu röportaj sırasında...
Sadece 9 ay evli kaldığı ikinci kocası NY Yankees oyuncusu Joe DiMaggio ile...
Üçüncü kocası Arthur Miller ile Beverly Hills'deki evlerinde bir yemek sofrasında... (1960)
Beverly Hills'de 1962'de fotoğraf sanatçısı Willy Rizzo'nun çektiği bir portre...
Güzel Galeri - 1

30 Ocak 2013 Çarşamba

Video yorum: ZİNCİRSİZ (Django Unchained)

Artık internetin hızına, görsel dünyasına giderek daha çok ayak uydurmak zorundasınız... Özellikle de görsel sanatlarla bu kadar iç içe olduğunuz bir işiniz varsa... Bundan böyle bazı yorumlarımı ve tavsiyelerimi daha görsel bir sunuşla, böyle videolar eşliğinde yayınlamak istiyorum... DOLU HAYAT blogumda, "BİR FİLM SEVDİM" ve "BENİ UNUTMA"nın Facebook sayfalarında da bu videoların duyurularını yapacağım... Bu videolarla sadece sinema filmlerine dair minik sohbetler yapmayacağım, DVD ve kitap tavsiyelerinde de bulunacağım...
Bu yukarıdaki video bir deneme... Çok az hazırlıkla ve provasız yapıldı... Açıkçası tam istediğim gibi de değil, ama daha iyisi olacak... Bundan böyle bu videoları hazırlamak konusunda beni daha da cesaretlendiren ve bana büyük destek olacak olan profesyonel kameraman arkadaşım Cumhur Kurucu'ya da çok teşekkürler... 
Bu arada Tarantino'nun "Soysuzlar Çetesi" (Inglourious Basterds) hakkında yazdığım Arka Pencere'de de yayımlanmış yazıyı okumak için BİR FİLM SEVDİM'e de buyurabilirsiniz... 

28 Ocak 2013 Pazartesi

GÜZEL GALERİ - 1: Marilyn Monroe

New York'lu fotoğraf sanatçısı Ed Feingersh'in 1955'te çektiği Marilyn Monroe fotoğrafları, Monroe'nun içtenliğine, parlak kişiliğine, sıradan taraflarına ve zarafetine vurgu yapıyor... En sevdiklerimi burada paylaşmak istedim...
Devamı gelecek...

Bir akşamüstü, güzel bir restoranda, gevşemiş ve anlattığınız her neyse sizi dinliyor, size bakıyor...
Metro istasyonunda bekliyor dünyanın en arzulanan kadını...


Yemek yiyelim mi?
Başka bir fotoğraf sanatçısı Milton Greene ile "Kızgın Damdaki Kedi" oyununu izlemeye Broadway'e giderken...


Lobide...
"Kızgın Damdaki Kedi"de...